Kategori: Röportajlar

  • MANA & FULL | Fool’s Mate | 03.98

    MANA MALICE MIZER + FULL GUNIW TOOLS

    Özel Söyleşi

    Cadının Renkleri

    Metin: Reiko Ara
    Fotoğraflar: Hitoshi Iwakiri

    Estetikçilerin Daveti

    Kendilerine özgü estetik anlayışları ve dünya görüşleriyle, sıradanlığın çok ötesinde, kendilerine has bir ifade biçimi geliştiren Malice Mizer ve GUNIW TOOLS.

    Her iki grup da birbirinden farklı estetik yaklaşımlar sergilese de, son derece titiz ve incelikli biçimde kurulmuş büyüleyici ve fantastik dünyaları, bir yerlerde derin bir düzlemde birbirine bağlıymış gibi hissettiriyor.

    Her iki grubun da kilit konsept üreticileri olan Malice Mizer’den Mana ve GUNIW TOOLS’tan Tomo Furukawa (FULL), uzun zamandır birbirlerinin sanatsal çalışmalarına ilgi duyuyor, hatta birbirlerinin konserlerine gidip onları izlemişler.

    Mekanik konularda yetenekli olan ve böcekler gibi küçük hayvanlara bayılan FULL; buna karşılık mekanik işlerden hiç anlamayan ve böcekleri görmekten bile hoşlanmayan Mana.

    Bu iki kişiyi bir araya getiren sıra dışı bir söyleşi. Peki, bu ikilinin ortak noktası ne olabilir?

    Mana: Aslında içten içe utanıyorum ben, kalbimin içinde yani. (gülüyor)

    FULL: Ne? (gülüyor) Demek sen de bizdensin!


    𒀸 Bu fotoğraf çekiminin özel bir konsepti var mı?

    Mana: Özellikle yok.

    𒀸 Furukawa-kun’un yüzündeki karıncalar peki?

    FULL: Mana’nın böceklerden hoşlanmadığını duymuştum, o aklıma kazınmıştı. (gülüyor) Ama yapay şeylerle bir sorunu olmadığını da biliyordum. Bir ara bunu yapmak istiyordum ama bir türlü fırsat çıkmamıştı… O yüzden bu kez yaptım.

    𒀸 Yüzüne karınca yapıştırılması gibi bir şeye nasıl bakıyorsun, Mana-kun?

    Mana: Hiç sorun değil. Benim için her şey mümkün. İnsanların bende temiz ve özenli bir imaj olduğunu düşündüğünü biliyorum ama Malice Mizer’den ayrı olarak endüstriyel tarzda bir grupta çaldığım dönemde yüzümü bembeyaz boyayıp karmakarışık bir makyaj yapıyordum.

    FULL: Ama Malice Mizer’dakilerin hepsi gerçekten oyuncu gibiler. İnsan kendini bu kadar rolüne kaptırabilen insanların nasıl bir araya geldiğini görünce kıskanıyor.

    Mana: Eskiden bu kadar ileri gidemiyorduk gerçi. Önceki vokalistimiz de bu kadar ileri gitmek istemediği için gruptan ayrıldı. Kami ise davul çalmak isteyen biriydi; başlangıçta buna karşı çıkmış gibi görünüyordu ama zamanla bunun içinde kendine bir rol buldu ve “Böyle de olabilir” demeye başladı. Yani en başından beri böyle değildik.

    𒀸 O zaman önce birbirinizin grubu hakkında sormak istediğiniz sorular var mı?

    Mana: GUNIW TOOLS’un videolarını çekerken kamerayı kendin mi kullanıyorsun?

    FULL: Evet, çoğunlukla. Kendimi çekerken genellikle üçayak kullanıyorum; özellikle istediğim görüntüyü elde etmek için kamerayı alçaktan ya da bir yüzeye yakın hareket ettirmem gerektiğinde de Asaki-chan’dan yardım istiyorum.

    Mana: Sonra onları bilgisayara kendin mi aktarıyorsun?

    FULL: Evet. Hepsini bilgisayara aktarıp yakalıyorum.

    Mana: Bu tarafı gerçekten ilgimi çekiyor. Çünkü ben bunu yapamıyorum.

    𒀸 Mana-kun’un makinelerle arası hiç yokmuş.

    FULL: Ben de aslında izlemek istediğim bir programın kaydını bile ayarlayamayan biriyim.

    Mana: Ben de.

    𒀸 Övünmüyorsunuzdur umarım. (gülüyor)

    FULL: İş için kullanmam gereken bir şeyse bir şekilde öğrenmeye çalışıyorum ama onun dışındaki şeylere hiç kafa yormuyorum. Ama artık sıradan bir bilgisayarla bile, hepsini bir arada yapıp görüntü yakalayabileceğin sistemler var. [Kaynakta belirtilen görüntü kalitesinde] bir işi bile 500 bin yenin altında bir sistemle yapabiliyorsun. Bir kez başlayınca gerçekten eğlenceli.

    Mana: Ben de aslında lisede bilgisayarla uğraşabileceğim bir dönem geçirmiştim. Hatta amplifikatör falan da yapıyordum ama şimdi hepsini tamamen unuttum. (gülüyor)

    𒀸 Demek yapabiliyorsun aslında?

    Mana: O zamanlar yapabiliyordum. Ama şimdi hiçbir şey bilmiyorum. O zaman da ders olduğu için mecburen yapıyordum zaten. (gülüyor) O zaman ilgilenip biraz daha öğrenmiş olsaydım keşke.

    𒀸 Ama en azından bir temelin var, değil mi?

    Mana: Hayır, yok.

    FULL: Sanırım bunlar daha çok okuldan mezun olduktan sonra öğreniliyor… Okuldaki öğretmenlerin kendileri bile pek bilmiyorlar zaten.

    𒀸 Mana-kun, bilgisayarla müzik falan yapmayı hiç denedin mi?

    Mana: Aslında çok uzun zamandır bilgisayarla bir şeyler yapmak istiyorum. Çok istiyorum ama bir türlü elimi atamıyorum. Mesela Malice Mizer’e ara versek ve yapacak hiçbir şeyim olmasa, bilgisayarla müzik yapmak isterim.

    FULL: Peki şarkıları nasıl yapıyorsun?

    Mana: Şarkıya göre değişiyor. Gitarla yaptığım zamanlar da oluyor, klavyeyle yaptığım zamanlar da.

    FULL: Bilgisayarla programlama yapmıyor musun?

    Mana: Yapıyorum.

    FULL: O zaman aslında bayağı kurcalıyorsun.

    Mana: Yok, çok basit şeyler kullanıyorum.

    FULL: Senin asıl enstrümanın gitar, değil mi?

    Mana: “Asıl” demeyelim, hâlâ gitar çalıyorum. (gülüyor)

    FULL: Doğru ya. (gülüyor) Ama sahnede elinde çaydanlıkla “tatata” diye yürüdüğünü, yelpazeyle kendini serinlettiğini falan görüyorum; aklımda hep öyle bir imaj oluşuyor.

    Mana: Aslında gitar çalmak da eğlenceli ama böyle sahne gösterileri yapmayı da seviyorum.

    FULL: Gitar elinde olsa bile hareketlerin hep o tarafa kayıyor zaten.

    Mana: Evet. Kendimi tamamen müziğe kaptırıp, mest olmuş bir şekilde gitar çalmak gibi bir şey pek yok bende.

    𒀸 Peki Furukawa-kun’un sorusu var mı?

    FULL: Ne kadar ileri gitmeyi planlıyorsun?

    Mana: Hmm… Çok fazla şey söyleyemem.

    FULL: Böyle gösteri unsurları taşıyan bir şey yaptığında sürekli seviyeyi yükseltmek zorundasın, değil mi? Bunu düşününce oldukça zor bir yol seçtiğinizi düşünüyorum. Çünkü daha en başından çok yüksek bir seviyeden başladınız. Daha sade bir şey yapsanız bile bu kez izleyiciye gerilemişsiniz gibi görünebilir.

    Mana: Evet, aynen öyle. Sürekli bununla mücadele ediyoruz.

    FULL: Kazuo Ohno diye bir adam var, karanlık Butoh dansı dünyasından, doksan yaşında bir performans sanatçısı. İnanılmaz biri. Hiç hareket etmemesi, sadece orada var olması; bunların hepsi onun hayatının, oyunculuğunun ve sahne anlayışının bir parçası. Bir arkadaşım bana videosunu izletmişti. Sahnede sadece bir spot ışığının altında duruyor ama onu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Resmen yōkai mertebesine ulaşmış gibi. Bence sonunda sahnede, insanın kendisinden yayılan şeylerle ifade edebilmek gerekiyor. Siz de grup içinde böyle şeyleri konuşuyor musunuz?

    Mana: Konuşuyoruz. Aramızda tiyatro ya da başka bir sahne sanatında profesyonel olan kimse yok. O yüzden yaptığımız şeylerin büyük bir kısmını yalnızca kendi duyularımız ve anlayışımızla gerçekleştiriyoruz. “En iyisi ne?” diye düşünüp ona göre yapıyoruz. Her şey tamamen kendi yöntemimizle. Dans da ediyoruz ama hiçbir zaman profesyonel olarak ders almadık. Makyajı da yalnızca kendi hislerimize göre yapıyoruz. Ama kendi konser videolarımızı izlediğimizde, eksik kalan taraflarımızı görebiliyoruz. “Burayı düzeltelim”, “Şöyle yapsak daha iyi olur” diye birbirimize tavsiyelerde bulunuyoruz. Çünkü Malice Mizer için neyin doğru olduğunu gerçekten bilmiyoruz.

    FULL: Sahne düzenlemesi konusunda size yol gösteren bir beyin, bir danışman falan yok mu?

    Mana: Yok. Indie dönemimizde her şeyi yüzde yüz kendimiz yapıyorduk. Major dünyasıyla çalışmaya başladıktan sonra birçok farklı insanla çalışmaya başladık. Ama onlar bile “Siz bunu kendiniz yapmaya devam etseniz daha iyi” diyorlar. Basit tavsiyeler veriyorlar ama Malice Mizer’in kendi duyarlılığını korumasının daha iyi olduğunu, dışarıdan insanların fazla müdahil olmamasının daha doğru olabileceğini söylüyorlar.

    Eskiden Malice Mizer neredeyse benim kendim gibiydi; başka insanların kesinlikle içine girmesini istemezdim. Ama son zamanlarda birçok farklı insanla karşılaşmaya başladım ve artık başkalarının fikirlerini de dinliyorum. Çünkü bazen benim asla düşünemeyeceğim fikirlerle geliyorlar ve ben de “Aa, anladım!” diyorum. O yüzden artık “Mutlaka yalnızca biz yapmalıyız” diye düşünmüyorum.

    FULL: Büyük salonlarda, mekânın atmosferini ne kadar uzağa taşıyabileceğin diye bir mesele var, değil mi? Salon büyüdüğünde nereden kısıp nereden güçlendireceğini düşünmen gerekiyor.

    Mana: Evet, bunu sürekli düşünüyorum. Sonuçta tiyatro yapmıyoruz; küçük bir şey yaptığında seyirci onu göremeyebiliyor. Eskiden live house’larda çalarken çok daha teatral şeyler yapıyorduk ama aynı şeyi büyük bir salonda yaptığında hiç görünmüyor. Bu yüzden büyük salonla küçük bir mekân arasındaki sahneleme farkı üzerinde gerçekten çok kafa yoruyorum.

    FULL: Çünkü ellerinle yaptığın küçük hareketler bile büyük salonda anlamsız hâle gelebiliyor.

    Mana: Evet.

    FULL: Dolayısıyla sahnelemeye daha önce hiç bakmadığın bir açıdan yaklaşman gerekiyor. Ben de ilk kez Shibuya Kokaido’da sahne aldığımda bu konuda çok kafa yormuştum. (gülüyor)

    Mana: Konserden sonra kayıt için çekilen videoyu izlediğimde şunu düşünüyorum: O anda sahnede yaptığım şey bana “çok büyük” gelmişti ama aslında videoda hiç de öyle görünmüyor. Gerçekten abartılı denebilecek kadar büyük hareketler yapmayı denemeye başlamamız da sanırım büyük salonlarda sahne almaya başladıktan sonra oldu.

    FULL: Bana göre büyük bir salonda yapılan sahne gösterilerinden biri, sahnenin bir ucundan diğerine “koşmak”. Ama bu aslında hâlâ insanın kendi bedensel ölçeğinin dışına çıkamadığımızı gösteriyor.

    Mana: Koşmana bile gerek yok. Sadece orada durduğunda bile bir auran varsa yeter.

    FULL: Evet, aynen. Ama o auraya sahip olmak için ne yapmak gerekiyor, onu düşünüyorum. Belki de bir şelalenin altında durmak falan gerekiyordur. (gülüyor)

    Mana: Sahnede utanmak kesinlikle olmaz.

    FULL: İşte Malice Mizer’de buna hayran kaldım.

    Mana: Aslında içten içe utanıyorum. (gülüyor)

    FULL: Ne diyorsun! (gülüyor) Demek sen de bizdensin!

    Mana: Önemli olan, bunu nasıl belli etmeyeceğini göstermek. Zaten aslında oyuncu falan değiliz.

    𒀸 O zaman biraz gruptan uzaklaşıp hobilerinize geçelim. Mana-kun, odanda minyatür bir şelale yaptığını duydum?

    Mana: Evet. Etrafını da bayağı süsledim. Şelalenin en üstüne bir şato yaptım, şelalenin altına da Özgürlük Heykeli’ni koydum.

    FULL: Kaplumbağa falan yok mu?

    Mana: Yok. Kendi zevkime göre dekore ettim.

    FULL: Ben eskiden masanın içine kum koyup üzerini camla kapatır, içinde karınca aslanı beslerdim. Arada karınca yakalayıp yem olarak verirdim.

    Mana: Ben de çocukken böyle şeyler yapardım. Tapınağın avlusunun altındaki yerlerde falan.

    𒀸 Ne? Çocukken böceklerden korkmuyor muydun?

    Mana: Bir dereceye kadar sorun değildi.

    𒀸 Ne zaman nefret etmeye başladın?

    Mana: Çocukken… İlkokul çağlarında falan. Ama o sınırın ne zaman oluştuğunu hatırlamıyorum.


    Mana: Christopher Lee’nin Kyojin Dracula diye bir filmi vardı, sende yok muydu?

    FULL: Uzun zamandır peşinden koşup bir türlü cevabını bulamadığım şey, Kaijū Būsuka’nın düşmanının adı. Bilmiyor musun?


    𒀸 Ama böcekleri bu kadar seven biriyle…

    FULL: Ben aslında o kadar da seviyorum denemez.

    𒀸 Ne?

    FULL: İnsanlardan biraz daha fazla seviyorum sadece.

    𒀸 (gülüyor) Kimse inanmaz buna.

    FULL: Hayır, şekillerini seviyorum.

    Mana: Şekillerini mi?

    FULL: Evet. Ne kadar sıra dışılar, değil mi? Altı bacakları oluyor, üst kanatları kahverengi ama tersini çevirdiğinde altında güzel desenler çıkıyor falan.

    Mana: Onlar güzel ama mesela ağustos böceğinin alt tarafı…

    FULL: O Art Deco’dur.

    Mana: Olmaz! (gülüyor) Dişi gergedan böceklerinin üzerinde tüyler oluyor ya? İşte ona hiç dayanamıyorum.

    FULL: Gergedan böceğinin canlıyken kokusunu bir dene, tatlı ve güzel kokar. (gülüyor)

    Mana: Çocukken gergedan böceği beslemiştim ama…

    FULL: Ben bu yıl larvadan yetiştirmeyi başardım.

    Mana: Çocukken böyle şeyleri beslesen bile genellikle hemen ölüyorlar.

    𒀸 Ölmeleri mi hoşuna gitmiyor?

    Mana: Hmm… Asıl şekilleri, özellikle alt tarafları falan hoşuma gitmiyor. Bakmak sorun değil ama böcek dışında balık da sevmiyorum, kedi ve köpek de.

    FULL: Kedilerin alt tarafını da mı sevmiyorsun? Geçen gün bir arkadaşımın evinde kısırlaştırılmış bir kedi vardı, karnındaki tüyleri tıraş etmişlerdi. “Kedinin çıplak teni!” diye diye dokunup durdum, çok hoşuma gitti. (gülüyor) Halbuki ne kadar tatlı.

    Mana: Tatlı olduklarını biliyorum ama… Neden olduğunu ben de bilmiyorum, hoşlanamıyorum. Çocukken gergedan böceği falan toplamaya giderdim ama farkına varmadan onlara dokunamaz hâle gelmişim.

    𒀸 Hayvanları bir kenara bırakırsak, birçok insanın yetişkin olduğunda böceklerden korkmaya başladığını düşünüyorum. Sizce bunun nedeni ne?

    FULL: Bence anne babalar. “Dokunma!” diye bağıran ya da “Aaa!” diye korkan bir anne varsa çocuk da bunun korkulacak bir şey olduğunu düşünüyor. Ama ben de tırtıllardan hoşlanmıyorum. Bir kere soktu çünkü. Balık tutmak için yem ararken soktu ve inanılmaz acıdı. Ondan sonra korkmaya başladım.

    Mana: Ben de tırtıllardan hoşlanmıyorum. Eskiden onları infaz ederdim çünkü.

    FULL: İnfaz mı? (gülüyor)

    Mana: Evet. (gülüyor) Çocukken acımasız oluyorsun. Mesela tırtılları yakardım.

    FULL: Ben de yaptım, ben de yaptım.

    Mana: Çok kötü kokuyordu. Ondan sonra tırtıllardan nefret etmeye başladım. Gerçi “ondan sonra” demek de doğru değil; genel olarak böceklerden hoşlanmıyorum. (gülüyor)

    Bir de yenmek için kurbağa yakalamaya gitmiştim. Yenilebilir kurbağa yakalamak için nedense Japonya’daki bir tür kurbağayı yere vuruyorduk. Bana öyle yapmam gerektiğini söylemişlerdi, ben de öyle yapıyordum. Kurbağayı yere vurup öldürüyor, derisini yüzüyor, ayaklarına ip bağlıyor ve onunla yenilebilir kurbağa yakalıyordum. Ama neden onu öldürüp derisini yüzdüğümü bilmiyordum. Birinden öğrenmişim ve öyle yapmışım, hatırladığım kadarıyla.

    FULL: Ben hiç yapmadım. Ama bence çocukken böyle canlı öldürme deneyimleri yaşamak önemli. Böylece ölümün ne olduğunu anlarsın. Bunu anlamadığın için gerçekten yapıyorsun zaten. Bir noktada “Bu korkunç bir şey” diye düşünmeye başlayacağın zaman geliyor.

    𒀸 Öldürmüş olmak konusunda mu?

    FULL: Evet. “Aynı şey bana yapılsa ne hissederdim?” diye düşünmeye başlıyorsun. Yaparken bir yandan “Aaa, korkunç!” diyorsun.

    𒀸 Evet, belki de öyledir. Bu arada ikinizin de figür koleksiyonu yaptığınızı duydum.

    FULL: O kadar da yapmıyorum.

    Mana: Ben de koleksiyon denecek kadar çok toplamıyorum. Sadece istediğim şeyleri alıyorum.

    FULL: Koleksiyon yapmak için hayatımı adamış değilim. Sadece detaylarında bir şekilde hoşuma giden, içimde bir yerlere dokunan şeyleri alıyorum. Bazen biraz canımı sıkan bir şey olduğunda da gidip bir şey satın alıyorum. (gülüyor)

    𒀸 Mesela Magma Taishō gibi şeyler. (gülüyor) Mana-kun, sen neler topluyorsun?

    Mana: Çok fazla değil ama çoğunlukla Dracula tarzı şeyler.

    𒀸 Toplama konusunda bir ortak noktanız var gibi, değil mi?

    FULL: Bende toplama merakı çok fazla. İnsan neden bir şeyler toplar acaba?

    Mana: Hmm… Ben daha çok popüler olan şeyleri pek istemiyorum.

    𒀸 Mana-kun’un video meraklısı olduğunu da duyduk.

    Mana: “Meraklı” denecek kadar değil, daha yolun çok başındayım. Son zamanlarda toplama işini pek yapmadığım için koleksiyonum hiç artmadı.

    FULL: Eskiden Christopher Lee’nin vampir filmlerini topluyordum. Ama birine ödünç verince kayboldular.

    Mana: Onun ikinci filmi olan Kyojin Dracula sende yok muydu?

    FULL: Hatırlamıyorum.

    Mana: İşte onu istiyorum. Neden Dracula filmlerini istediğimi sorarsan… Küçükken bir Dracula filmi izlemiştim ve uçurumdan düşülen bir sahne aklıma kazınmıştı. O filmi bulmak istiyorum.

    FULL: Dracula değildir belki.

    Mana: Hayır, bir at arabası vardı, geceydi… Bir de haça saplanıyordu. Uçurumdan düşüp haça saplandığı birkaç film var ama görüntü farklı. O yüzden Dracula filmlerini topluyorum.

    FULL: Farklı bir film olmalı. Ama Christopher Lee filmi olmadığı kesin.

    Mana: Hmm… Christopher Lee’nin filmleri arasında da henüz sahip olmadıklarım var. Kyojin Dracula’yı merak ediyorum.

    𒀸 Hâlâ peşinde misin?

    Mana: Evet. Ama yalnızca onu aramıyorum tabii.

    FULL: Benim yıllardır peşinden koşup bir türlü cevabını bulamadığım şey, Kaijū Būsuka’nın düşmanının adı. Hatırlayamıyorum. Hatta bebeği bile vardı bende… Herkes Būsuka’yı biliyor ama… Siz izlediniz mi?

    Mana: Hayır.

    𒀸 Būsuka’nın bir düşmanı mı var?

    FULL: Kötü biri var. Mana’nın böyle konulara meraklı olduğunu duyduğum için, belki birçok şeyi biliyordur diye düşündüm.

    Mana: Būsuka’yı bilmiyorum. Pek canavar meraklısı değilim. Canavar figürleri de toplamıyorum.

    FULL: O zaman Rika-chan falan mı?

    Mana: Öyle şeylerim yok. (gülüyor)

    FULL: Son zamanlarda Barbie’nin yeni modellerinden Madame de Barbie diye birini biliyor musun? İnanılmaz kıyafetleri var.

    Mana: Vücudu aşırı yetişkin kadın tarzında olan mı?

    FULL: Hayır, o değil. Çok gösterişli bir elbisesi olan bir model. Sen görsen hoşuna gider diye düşünüyorum.

    Mana: Öyle bir şey de var demek. Ama istesem bile insanların ne düşüneceğini düşünüyorum biraz. (gülüyor)

    FULL: Ben artık hiç umursamıyorum.

    Mana: Grup arkadaşlarım bir şeyler söylüyor çünkü. Böyle şeyler satın alınca.

    FULL: Bana da söylüyorlar. Mesela kurgu üzerinde çalışırken çok yorulduğum bir gün, gidip birdenbire ceset fotoğraflarından oluşan bir kitap satın almıştım. Sonra Asaki-chan’a “Bu iyiymiş, bir baksana” diye gösterdim. Ofistekiler de “FULL iyice tuhaflaşmış!” diye dalga geçtiler. (gülüyor)

    Mana: Ben de cesetlerle ilgili şeyleri seviyorum.

    FULL: Cesedin üzerinde mantarların yetiştiği bir kitap var.

    Mana: Öyle mi?

    FULL: Suyun kenarında ölmüş bir ceset. Böyle şeyler insana monoton günlük hayatına bir tokat atılmış gibi geliyor. (gülüyor)

    Mana: Anladım.

    FULL: Sürekli evde video yapıyordum, biraz uyarıcı bir şeylere ihtiyacım var diye düşündüm.

    𒀸 Güzel görünen cesetler hoşuna gitmiyor mu?

    FULL: Güzel görünenler bana sadece uyuyan insanların fotoğrafları gibi geliyor. Gerçekten öldüklerini ve toprağa geri döneceklerini hissettirmiyor. Parçalanma hâllerini… Çocukken sokaklarda çok fazla başıboş köpek vardı. Yol kenarında ölmüş olurlardı. Her gün okula gidip gelirken köprünün altında ölmüş köpeklere bakardım. Üzerlerinde kurtçuklar oluşuyor, yavaş yavaş parçalanıyor ve sonunda yok oluyorlardı. “Demek böyle ayrışıp yok oluyorlar” diye düşünmüştüm.

    Mana: Ben de aşağı yukarı böyle şeylerden hoşlanıyorum. Biraz grotesk şeyleri seviyorum.

    𒀸 Böyle fotoğraf kitapları satın alıyor musunuz?

    Mana: Bende birkaç tane var. Eskiden video kiralama dükkânında çalışıyordum, Death File falan…

    FULL: Aa, o olmaz. Hareketli görüntüler olmasın. Kandan nefret ederim.

    Mana: Gerçek kan olmadığı sürece…

    FULL: Kanı hiç sevmiyorum. Ölümün kendisi olsa bile siyah-beyaz fotoğraflar sorun değil ama renkli ceset fotoğraflarına bakamıyorum.

    Mana: Gerçekten biraz rahatsız edici ama… yine de görmek istiyorum.

    FULL: Hmm… Böcekler daha güzel. (gülüyor)

    𒀸 (gülüyor) Konu gerçekten çok farklı bir yere geldi. Son olarak, birbirinizden ne bekliyorsunuz?

    FULL: Hmm… “Bekliyorum” demek daha doğru olur. Bizim için de geçerli ama bence Malice Mizer deneysel unsurların bir araya gelmesinden oluşan bir grup. Bir an önce bir tür tamamlanmış hâlini görmek istiyorum.

    Mana: Görüntülerini bile kendileri yapan bir grup hâlâ pek yok, değil mi? Bence bunun onlara çok güçlü ve özgün bir renk kattığını düşünüyorum. Nereye gideceği belli olmayan, izlerken “Acaba bundan sonra ne olacak?” diye merak ettiren bir grup. Bence bu taraflarını daha da ileri götürmeye devam etsinler.

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 03.1998
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 29.06.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 26.08.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • MALICE MIZER | Fool’s Mate | 03.98

    “Ville de merveilles 透明の螺旋”

    Ebedi Bir Işık Yayan Dans

    Tokyo, Nagoya ve Osaka’yı dolaşan “Ville de merveilles 透明の螺旋” turnesinin finali, Shibuya Kokaido’da gerçekleşti. Sahne üzerinde sergiledikleri performansta, gösterinin kurgusunu daha da geliştirerek kendi dünyalarını genişlettiler. Mart ayında yayımlanacak albümlerinden pek çok yeni parçaya da yer verdikleri bu göz alıcı geceyi sizlere aktarıyoruz.

    28-29 Aralık — Shibuya Kokaido

    Yazı: Yuki Sugie
    Fotoğraflar: Mayumi Fukaminato

    “Parıldayan bir dünya.”

    O gece her şey, nostalji uyandıran melodisiyle “月下の夜想曲 de l’image” adlı parçanın nereden geldiği belli olmayan bir yerden çalmaya başlamasıyla böyle başladı.

    MALICE MIZER’in 1997 yılının sonunda gerçekleştirdiği Tokyo, Nagoya ve Osaka’yı kapsayan “Ville de merveilles 透明の螺旋” turnesi, bir dizi “merveilles” serisinin parçası olmasının yanı sıra, “au revoir” single’ının yayımlanmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleştirilen bir turneydi. Tokyo’daki iki günlük konserin her iki günü de aynı akışla gerçekleştirildi.

    Öncelikle perdenin açılmasıyla sahnede beliren şey, renk doygunluğundan yoksun ama yüksek parlaklıkta ışık saçan metalik malzemelerle hazırlanmış iki katlı bir sahne dekoruydu. 80’ler Londra popunu andıran dans ritimleriyle “Je te veux” çalarken, merkezin arka kısmındaki dairesel yapıda bulunan döner kapı açıldı ve Gackt buradan sahneye çıktı. Üst katın sağ tarafından yu~ki, sol tarafından ise kami belirdi. İkisi, sahneye yerleştirilmiş mankenlerden dönüştürülmüş perküsyon setlerine vurmaya başladı.

    Etrafımıza baktığımızda, tüm üyelerin gümüş ve gri tonlarını temel alan kostümler giydiğini görüyorduk. Özellikle mana’nın mikro mini elbisesi ve uzun çizmeleri ile Gackt’ın ince belini vurgulayan kısa kesimli kostümü büyük beğeni toplamıştı. Nitekim sahnede canlı, doygun renklere rastlanmıyordu. Acaba bu, “透明の螺旋” yani “saydam sarmal” başlığıyla bağlantılı olabilir miydi?

    Bunları düşünerek izlemeye devam ederken, yu~ki ve kami iki yanda kurulmuş uzun merdivenlerden “dans ederek” aşağı inmeye başladılar. Başka bir deyişle, o sırada sahnedeki bütün üyeler dans ediyordu. “Nihai sanat topluluğu” olarak anılmaya alışkın olmalarına rağmen, onların böyle bir şey yaptığı daha önce hiç görülmemişti.

    Ritim bölümündeki iki üye kendi enstrümanlarının başına geçti ve Gackt her zamanki gibi, “Haydi, üstüme gelin!” dercesine coşkulu seyirciyi daha da kışkırtarak “ILLUMINATI” ile birlikte elektronik müzik unsurlarının güçlü olduğu parçaları art arda seslendirdi. Ancak bundan sonra sahne bir anda kaotik, bambaşka bir dünyaya dönüştü.

    Önce közi ve yu~ki’nin çıkardığı, adeta Einstürzende Neubauten’i bile aratmayacak endüstriyel gürültüler yankılandı. Ardından yu~ki upright bass, közi ise çello kullanarak deneysel ve sürreal bir enstrümantal performans sundu.

    Tam bu sırada beyaz giysilere bürünmüş mana ortaya çıktı. Yavaşça sahnenin ortasına kadar yürüdü ve havada süzülen mavi-gümüş renkli bir elmayı elinde tutarak dua edercesine bir ifade, ardından da nedense şaşkın ve afallamış bir ifade sergiledi.

    İkinci gün ise bu sahneye közi’nin çellosunu vahşice parçaladığı bir an da eklendi. Bunun ardından sahne karanlığa gömüldü.

    Kısa bir süre sonra sahnede beliren kişi, yılan desenli uzun bir paltoya bürünmüş Gackt’tı. Burada Debussy’nin “Pour le piano” adlı eserini kendine özgü biçimde düzenleyerek, daha önce görülmemiş denli dinamik ve çarpıcı bir parmak hakimiyetiyle seslendirdi ve seyirciyi büyüledi. Ardından kami’nin de katıldığı ortak performansla birlikte, bu solo bölümlerin tamamında MALICE MIZER’in gerçekleştirebileceği türden, hem işitsel hem de görsel açıdan yenilikçi bir yaklaşımın tadını çıkarmak mümkündü.

    Her iki günün ardından da uzun bir MC bölümü ayrılmıştı. Burada Gackt’ın alışveriş konusunda bir fanatik olduğundan (28’i) ve gördüğü tuhaf bir rüyadan (29’u) söz edildi; bunlar hafif ve esprili bir anlatımla aktarılırken salon kahkahalara boğuldu.

    Ardından Gackt şöyle dedi:

    “Ben sık sık şarkı sözlerimde ‘gökyüzüne düşmek’ ifadesini kullanıyorum. Ama benim için gökyüzü, MALICE MIZER için gökyüzü… Bunun derin bir anlamı var. Bunları düşünmenizi isterken ortaya çıkan yeni bir şarkı bu. ‘Le Ciel’…”

    Böylece konserin ikinci yarısı başladı. Buradan “ヴェル・エール”e kadar uzanan akış, onların örmeye devam ettikleri dünyayı anlamak açısından önemli bir anahtar niteliğindeydi.

    Finale doğru MALICE MIZER repertuarının daha tanıdık ve kolay benimsenen parçaları olan “Madrigal”, “Brise” ve “ma chérie” art arda geldi. mana’nın sevimli hareketleri ve Gackt’ın muzip tavırları da bunlara eşlik ederek ortama sıcak ve huzurlu bir hava kattı ve ana bölüm böylece sona erdi.

    Dinmeyen tezahüratlara karşılık verilen encore’da yalnızca “au revoir” adlı tek bir parça seslendirildi. Bunun da oldukça anlamlı bir tercih olduğu açıktı. Üyeler performansı tamamladıktan sonra mana, közi, yu~ki, kami ve Gackt sırasıyla sahnenin arka tarafındaki kapıdan yayılan güçlü beyaz ışığın içine doğru sessizce ilerleyerek gözden kayboldular.

    Böylece, gelip geçici ama göz kamaştırıcı “parıldayan dünya” da yok olup gitti.

    Düşündüğümde, o ışığın ötesinin bu dünyadan farklı bir zaman ve mekâna bağlandığını, onların da oradan bir tür niyetle gönderilmiş elçiler olduğunu düşünmeden edemiyordum.

    Nedense, o gecelerin gerçekten böyle olduğuna dair his içimden bir türlü gitmedi.

    Ve böylece o gizemli geceler sona erdi.

    Harikalar Diyarı’na Serenad

    Mart ayında merakla beklenen ilk büyük albümlerini yayımlamaya hazırlanan MALICE MIZER, 11 Şubat’ta yeni single’ı “月下の夜想曲”ı piyasaya sürecek.

    Bu kez, yıl sonundaki turnede de seslendirilen bu parça hakkında ve yeni albümden bir kesit sunan bir röportaj gerçekleştirdik.

    Röportaj ve metin: Yuki Sugie

    𒀸 Yıl sonunda Shibuya Kokaido’daki konseriniz sona erdikten sonra, MALICE MIZER üyeleri çıkışınızdan bu yana ilk kez uzun bir tatile girmişsiniz, öyle mi?

    közi: Tatil dediğin şey, öyle tamamen dinlendiğimiz bir tatil değildi aslında. Tokyo’da kaldım; insanların konserlerine gittim, insanlarla görüştüm. Bir de Mac (bilgisayar) aldım, onunla uğraşıp durdum.

    𒀸 Onu beste yapmak için mi aldın? Yoksa grafik işleri için mi?

    közi: Her şey için. PowerBook’un üst modellerinden biri.

    𒀸 Teknoloji konusunda zayıf olduğunu söylemene rağmen, MALICE içinde Mac konusunda öncü kişi oluvermişsin.

    közi: Yok, albümün kayıtlarını yaptığımız dönemde birdenbire makinelerle uğraşmaya merak sardım. Biraz tehlikeli bir yöne gidiyor olabilirim gerçi (gülüyor).

    𒀸 Otaku tarafına doğru mu kayıyorsun yani?

    Gackt: Ama közi zaten tuhaf biri. Tatilden sonra buluştuğumuzda, elinde iş adamlarının kullandığı türden alüminyum bir çanta içinde Mac’le gelmişti. “Onunla bir şey yaptın mı?” diye sordum. Gururla, “Yaptım. Uyarı sesi yaptım,” dedi.

    𒀸 O kadar karmaşık bir ses miydi?

    Gackt: Yok, sadece közi’nin çıkardığı “kue-kue” gibi tuhaf bir ses var içinde (gülüyor). Üstelik fade-in yaparak geliyor, yani epey uzun sürüyor (gülüyor).

    közi: Yani bununla her şeyi yapabileceğimi biliyorum ama daha bilgisayarın ne olduğu konusunda temel şeyleri bile bilmiyorum. O yüzden şimdilik yapabildiğim yerden başlayayım dedim.

    𒀸 Böylesine pahalı bir makineyle epey sıradan şeyler yapıyorsun yani.

    közi: Olsun. Bundan sonra düzgün şekilde kullanmayı öğreneceğim.

    Gackt: Ben de muhtemelen yakında alacağım. Kesinlikle sahip olmak iyi olur.

    𒀸 Peki Gackt, sen tatilde ne yaptın?

    Gackt: Kar dalışı.

    𒀸 Aa, o dönemde de epey kar yağmıştı.

    Gackt: Güzeldi. “Ah, Tokyo’ya kar yağmış,” diye düşündüm ve biraz hoşuma gitti.

    𒀸 Peki başka günlerde ne yaptın?

    Gackt: Uzun zamandır ilk kez gerçekten boş kalabildiğim bir dönemdi. O yüzden orada burada insanlarla buluşmaya gittim. Ama yapmak istediğim çok şey de vardı, bu yüzden önceden ayrıntılı bir program hazırladım. Sonuçta çalışma dönemimden bile daha yoğun bir programa dönüştü (gülüyor).

    közi: Tatilde olup da bir zaman çizelgesine sahip olmak… Hiç hoş değil.

    Gackt: Üstelik bu bir hafta boyunca sürdü. Bir de bütün o yolculuklarda arabayı kendim kullanmam gerekiyordu. Çok yorucuydu.

    𒀸 Yani tatil olup da tatil olmayan bir durum (gülüyor).

    Gackt: Tokyo’ya bitkin bir hâlde döndüm (acı bir gülümsemeyle). O yüzden ayın 8’inde kar yağdığında ilk kez gerçekten “Aa, yeni yıl geldi,” diye hissettim.


    𒀸 Bu arada konu biraz geriye gidecek ama, yıl sonundaki Tokyo-Nagoya-Osaka turneniz yine yeni bir gelişme içeren bir gösteriydi.

    Gackt: Bu kez de “merveilles” serisi devam ediyordu; içinden bir bölümü çıkarıp göstermişiz gibi bir içerikti. Henüz anlaşılmayan yerler olmuş olabilir ama aslında bu, bundan sonraki Budokan’a bağlanacak şekilde hazırlanmıştı. Bunun ne anlama geldiğini bu kez de biz ayrıntılı biçimde açıklamayacağız. İnsanların kendi kalplerinde bir şeyler hissetmeleri yeterli diye düşünüyorum.

    közi: Şu anda hâlâ hikâyenin ortasındayız çünkü. Budokan’ı izleyip “Demek mesele buymuş,” diye düşünecek insanlar da olacaktır.

    𒀸 Özellikle bu seferki solo bölümler oldukça yenilikçi bir yaklaşımdı.

    közi: Evet, kesinlikle. İzleyenler “???” diye kalmış olabilir (gülüyor).

    𒀸 Ama o bölümün de açıkça bir anlamı vardı.

    közi: Aynen öyle. Ben ve yu~ki enstrüman kullandık ama orada enstrümantal bir şey çalmıyorduk. Söylemek istediklerimizi seslerle ifade etmeye çalışıyorduk. Epey sürreal bir noktaya kadar gittik gerçi.

    𒀸 Gackt’ın solosunda ise çok daha dinamik ve dramatik bir piyano performansının tadını çıkarmak mümkündü.

    Gackt: Önceki “Konçerto”dan farklı olarak, bu kez ortada bir orijinal eser vardı ve onu dinlediğimde aldığım ilhamı o şekilde bir araya getirdim. Tek bir cümleyle söylemek gerekirse, orada insan ruhunun çöktüğü bir anı ifade ettim. Bu nedenle parça da karmaşık ve sertti; gerçekten çok zor bir parçaydı. Ama onu o şekilde herkese dinletebildiğim için mutluyum.

    𒀸 Peki, o turnenin açılışında orijinal parçanın başka bir versiyonu olan “月下の夜想曲 de l’image” çalındı. Ancak “月下の夜想曲”, daha önce Yaon’da çalınmış olmasına rağmen bu turnenin ne ana bölümünde ne de encore’unda seslendirilmedi. Bunun nedeni neydi?

    közi: Bilerek yaptık.

    Gackt: Bunun gerçekten bir anlamı var. O turnede “月下の夜想曲”ı çalamamamızın bir nedeni vardı. Bunun da ileride, zamanla anlaşılacağını düşünüyorum.

    közi: Geçen turnenin açılışında neden “月下の夜想曲 de l’image”ı çaldığımız da dahil olmak üzere, hepsinin anlamı zamanla ortaya çıkacak.

    𒀸 Bu “月下の夜想曲”, 11 Şubat’ta üçüncü single’ınız olarak yayımlanıyor. Zamansal akış açısından bakarsak, bu şarkı Orta Çağ’da geçen “ヴェル・エール”den daha önceki bir olayı anlatıyor gibi görünüyor, değil mi?

    Gackt: Evet, bundan daha öncesi.

    𒀸 O hâlde hikâyenin en temel çıkış noktası neresi?

    Gackt: Geçen sefer közi ve diğerlerinin yaptığı solo performanslar.

    közi: Aa, bunu söylersek…

    𒀸 Ah, bunu dergide yayımlamamalı mıyız?

    közi: Yok, sorun değil ama… “Her şeyin başlangıcı, her şeyin sonudur.”

    𒀸 Yine mi? (gülüyor)

    Gackt: Çünkü oranın son mu yoksa başlangıç mı olduğunu bile kesin olarak söyleyemiyorsun. Her neyse, “ヴェル・エール”den bu yana yayımladığımız bütün şarkılar, yaptığımız bütün parçalar, şu anda bizim ifade ettiğimiz konseptin içinde yer alıyor.

    𒀸 “月下の夜想曲”, sözleri ve melodik çizgisiyle bir tiyatro izliyormuş ya da bir resimli hikâye kitabını okuyormuş gibi bir his veriyor. O hâlde közi, parçayı bestelerken zaten zihninde bir hikâye canlandırmıştın, öyle mi?

    közi: Evet. Yaz turnesi başlamadan önce, “merveilles” kelimesini anahtar sözcük olarak alıp yaptığım bir parçaydı.

    𒀸 Nasıl besteledin?

    közi: Klavyeyle. Gerçi son zamanlarda gitarı elime alıp beste yapmak diye bir şey pek kalmadı bende (gülüyor).

    𒀸 Parçanın havasını oluştururken nasıl bir şey düşünüyordun?

    közi: Eski şeyler, retro hissi diyebiliriz. Kullandığım sesleri de oluşturmak için epey zaman harcadım.

    𒀸 Avrupa sokaklarında görebileceğimiz, el çevirmeli orglar ya da müzik kutuları vardır ya. Onları andıran sesler de var sanki?

    közi: Aa, öyle mi duydunuz?

    𒀸 Bir de şahsen bana biraz “劇中歌”, yani tiyatro içinde söylenen bir şarkı havası da veriyor.

    Gackt: Bu parça ilk ortaya çıktığında, “Pays de merveilles” sahnesinde bunun nasıl bir yer tutacağı hakkında konuştuk. Bir bakıma MALICE’in çekirdeğinde yer alan unsurları taşıyan bir parçaydı. Bu yüzden, “Bunu operatik bir parça yapalım,” demeden önce, bu parçanın taşıdığı anlamın ne olduğu ve onu nasıl hayata geçireceğimiz üzerine düşündük.

    𒀸 Bu parçada Gackt, hem söz yazarı hem de şarkıcı olarak adeta bir hikâye anlatıcısı rolünü üstleniyor. Bu yönelim de o sırada mı kesinleşti?

    Gackt: Evet. O yüzden hikâye ve dünya görüşü gibi şeyler hemen kafamda görüntü olarak canlandı, kelimeler de hemen aklıma geldi. Ama bunları melodiyle düzgün biçimde bağlantılı gerçek bir “şarkı sözü” hâline getirmek zaman aldı.

    közi: Turneden hemen öncesine kadar bir türlü tamamlanmadı zaten.

    Gackt: Gerçekten de son dakikada ancak tamamlayabildim. Burada kukla, palyaço, çocuk gibi çeşitli karakterler ortaya çıkıyor ama aynı zamanda birçok farklı bakış açısı da var. Dolayısıyla bunu nasıl yorumladığınıza bağlı olarak sözlerin taşıdığı anlam da değişecektir. Bir şarkı uzunluğunda ama bunun filmini yapsak iki saat falan sürer.

    közi: Gackt’ın ilk yazdığı sözler vardı ya, kâğıtlara küçük hiyeroglifler gibi harflerle, sayfalarca doldurmuştu.

    Gackt: İşte onların tamamını bu kez single’a “月下の夜想曲 de l’image” olarak koyduk.

    𒀸 Bu kez de single’a ana parçanın farklı bir versiyonunu koymanızın nedeni ne?

    közi: “au revoir”da iki farklı versiyon doğal olarak ortaya çıkmıştı. Ama bu kez bilerek yaptık. Bütün sözleri içine alan, soundtrack gibi bir şey olarak. Bu nedenle müziğin altyapısını da tamamen baştan yaptık. Albüm kaydının en yoğun dönemlerinden birinde hem de (gülüyor).

    𒀸 O versiyonda replik gibi şeyler bulunan bir enstrümantal parça var, değil mi?

    Gackt: Hayır, o bir şarkı.

    𒀸 Gerçekten mi? Dinlediğimde, hangi dil olduğu bile anlaşılmayan bir şeylerin uzun uzun okunduğunu düşünmüştüm.

    Gackt: Ama çok dikkatli dinlerseniz, kulağı çok iyi olan biri ne söylendiğini anlayabilir. Böyle insanlar mutlaka vardır.

    közi: Çok belirsiz bir yerde duruyor. Duyuluyor mu, duyulmuyor mu seviyesinde.

    Gackt: Her şey açıkça duyulsaydı, açıklayıcı bir hâle gelir ve şarkının dünyası bozulurdu. Bu yüzden böyle yaptık.

    𒀸 İnsan kulağının sınırlarını aşan sesler kullanılması açısından, neredeyse ultrason gibi değil mi?

    közi: Belki bunu çalarsanız kuşlarla köpekler ortalığı ayağa kaldırır. Bir çekirge sürüsü bile uçup gelebilir (gülüyor).

    Gackt: Yarasalar da huzursuzlanabilir (gülüyor).

    𒀸 Peki, sonuçta bu hangi dil?

    Gackt: Neyse, bırakın öyle kalsın. Biz açıklayıcı olmamayı ilke edinmişiz zaten.

    𒀸 Bu gidişle gelecek ayki albüm röportajında da güzelce lafı dolandırıp duracak gibisiniz. Çok endişeliyim (gülüyor).

    közi: Biz aslında kaçmıyoruz ki (gülüyor).

    𒀸 Her neyse, albümün adı “merveilles” olacakmış.

    Gackt: Farklı boyutlar boyunca tasvir edilen dünyaların, farklı biçimlerde bir araya getirildiği bir albüm olduğu kesin.

    közi: Sadece iyi şarkılar yapıp iyi performans sergilemekle kalmadık; kendimizi de yaratırken büyük bir temanın peşinden gittik. Dinleyenlerin bunu kendi duyarlılıklarıyla hissetmelerini istiyoruz. Neyse, gelecek ay tekrar görüşürüz!

    Major 1st Album — 3.18 Release

    merveilles(メルヴェイユ)

    COCA-14866
    ¥3,059 (vergiler dahil)
    İlk baskı özel仕様

    4.1 Japonya Budokan Konseri Kesinleşti

    2.15 — Biletler satışta

    Bilgi: ma chérie
    03-3796-2028


    FAN CLUB “ma chérie”

    Fan kulübüne katılmak isteyenler, üzerinde 80 yenlik pul bulunan cevap zarfını da ekleyerek aşağıdaki adrese, Midi: Nette içindeki “ma chérie” üyelik bölümüne gönderebilirler.

    Fan mektupları da aynı adrese, Midi: Nette içindeki “ma chérie”ye gönderilebilir.

    〒142-8691
    東京都品川区荏原郵便局私書箱11号
    Tokyo, Shinagawa-ku, Ebara Posta Ofisi, P.O. Box 11

    TEL: 03-3796-2028


    Düzenli Program

    [CBC Radyo]
    MALICE MIZER “真夜中のシルヴプレ”
    Pazar 24:00–24:30


    YENİ SINGLE

    月下の夜想曲

    2.11 RELEASE

    CODA-1415
    ¥1,050 (vergiler dahil)
    İlk baskı özel仕様

    Mailrize, Columbia Records Midi Nette tarafından dağıtılmaktadır.

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 03.1998
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 30.06.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 26.08.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • Ladies Room | Fool’s Mate | 09.93

    after THE LIVE 

    Ladies Room, 
    şu an deşarj modunda mı!? 

    1993 yılının 8 Mayıs’ında gerçekleştirilen, 
    adeta festival coşkusuyla geçen Nippon
    Budokan “THE LIVE” konseri büyük bir 
    başarıyla sona erdi. Heyecanı hâlâ 
    dinmemişken, ülke çapındaki KIDS için 
    21 Ağustos’ta konser videosunun 
    yayımlanacağı da resmen kesinleşti. 

    İşte tam bu dönemde Ladies Room 
    ile bir araya geldik. 

    Bu kez dört üyenin birlikte katıldığı, sohbet 
    havasında geçen bir grup röportajı 
    gerçekleştirdik. Enerjileri yüksek mi, 
    düşük mü belli olmayan; ince ama yerinde 
    esprilerle dolu bu keyifli sohbette,
    hem çıkacak konser videosunu hem de
    son zamanlarda neler yaptıklarını anlattılar. 

    Röportaj & Derleme: Kazumi Kanoh 
    Fotoğraf: Osamu Nagahama 
    Fotoğraf Temini: Ki/oon Sony Records 

    𒀸 Budokan’dan sonra neler yaptınız? 

    JUN: Uzun bir kaçak hayatı yaşıyordum… 

    GEORGE: Demek kaçıyordun ha. Ben de o sırada JUN’un yüzünü hiç görmedim. 

    𒀸 Peki grup olarak neler yapıyordunuz? 

    GEORGE: Açıkçası pek bir şey yapmıyorduk. 
    Hepimiz sanki enerjimizi boşaltıyorduk. 

    HYAKUTARŌ: Enerji boşaltıp ne yapacaksın?
    (gülüyor) 

    NAO: Asıl şarj olmanız gerekmiyor muydu? 
    Tatilde deşarj olmuşsunuz resmen.
    (gülüyor) 

    GEORGE: Herkes bir yerlerde enerjisini 
    boşaltıyordu işte. (gülüyor) 

    𒀸 Budokan konserinin videosu yayımlanacak.
    O günkü sahne geriye dönüp baktığınızda 
    size nasıl görünüyor? 

    HYAKUTARŌ: Geçmişteki biz de, gelecekteki 
    biz de bizim rakibimiz. Benim aklımda olan tek 
    şey onları sürekli geride bırakmak, baby. 

    GEORGE: (gülüyor) İşte Hyakutarō stili… 

    NAO: Buraya “kahkahalar” diye yaz. 

    HYAKUTARŌ: Biz hep bugünü yaşayan 
    insanlarız. O yüzden benim için 
    geçmiş de, gelecek de rakip! 

    NAO: Yanına “gülüyor” yazmayı unutma. 

    JUN: Yok, “Burada gülünecek.” diye yaz. 

    GEORGE: O daha iyiymiş. 

    JUN: Bundan sonra bizim röportajlarda hep
    “Burada gülünecek.” yazın.
    “gülüyor” yazmayın. 

    GEORGE: Aynen öyle. Garip olan zaten 
    biziz. O zaman sadece bir işaret koyup 
    dipnota “Burada gülünecek.” yazın. 

    JUN: Hatta “Burada büyük kahkaha”,
    “Burada hafif gülüş” falan diye 
    çeşitlendirebilirsiniz. 

    NAO: “gülüyor” ifadesini de küçük, 
    orta ve büyük diye ayırın. 

    GEORGE: Ama bugün ben beyzbol oynayıp 
    geldim. Yoruldum, enerjim biraz düşük. 

    HYAKUTARŌ: Yok canım, gayet yükseksin.
    (gülüyor) 

    GEORGE: Ama konser gerçekten harikaydı. 
    Gelemeyenler de videoyu izleyip o 
    atmosferi hissedebilir. 

    HYAKUTARŌ: Ama bu, Budokan konserini 
    olduğu gibi kaydeden sıradan bir konser 
    videosu değil. Elbette sahnedeki 
    performanslar varama kurgu tarafında da 
    epey emek harcandı. İzleyince 
    anlayacaksınız; Budokan’da bulunanlar 
    bile yeniden keyifle izleyebilecek, baby. 

    𒀸 Başta ve sonda yabancı bir kadının 
    yer aldığı, film sahnesini andıran 
    bölümler vardı… 

    GEORGE: O kısmı NAO anlatsın. 

    NAO: Hatta “Asıl çekmek istediğimiz 
    şey buydu.” diye söylentiler bile çıktı.
    (gülüyor) Ama o fikir aslında yönetmene 
    aitti. Eğlenceli olacağını düşündük… 
    Gerçi bu kadar zahmetli olacağını hiç 
    tahmin etmemiştim. 

    HYAKUTARŌ: Böyle sahnelerin yer alması bile 
    bunun sıradan bir konser videosu olmadığını 
    gösteriyor. Ben artık yaptığımız işleri 
    uzun uzun açıklamayı sevmiyorum. 
    Önceki albümde de aynıydı. İzleyin, dinleyin 
    ve nasıl hissediyorsanız öyle kabul edin. 
    Gerisi size kalmış. Bence tek 
    söyleyebileceğim şey, ilginç bir iş olduğu. 

    NAO: Evet, alışılmış konser videolarından 
    biraz farklı bir çalışma oldu. 

    GEORGE: Bir de NAO’nun kendinden 
    geçmiş yüzünü öyle güzel 
    göstermişler ki, herkes sonunda 
    ikna olacaktır. 

    NAO: Sanki sen farklısın!
    Ama şunu da yazın; sakın kare kare 
    ileri sararak izlemeyin. (gülüyor) 

    GEORGE: Aynen. Baştan sona tek seferde 
    izlenmesi gereken bir video.
    Etkisini ancak öyle hissedebilirsiniz. 

    JUN: Duygulandırırken bir yandan da 
    güldüren bir iş olmuş. 

    HYAKUTARŌ: Ben o kadar da 
    duygulandırdığını düşünmüyorum.
    (gülüyor) Şarkıları yeniden kaydetmedik;
    her şey olduğu gibi bırakıldı.
    Ama her şeyi olduğu gibi koyarsan da 
    ortaya sadece bir kayıt çıkar. Biz asıl,
    o gerçekliğin içine nasıl biraz kurgu 
    katabiliriz diye düşündük.
    O yüzden ruh hâli açısından da biraz Twin
    Peaks havasında ince ince işlendi. (gülüyor) 

    𒀸 Şarkı seçimlerini nasıl yaptınız? 

    HYAKUTARŌ: Epey düşündük.
    “HOT LADY” gibi eski şarkıları mutlaka 
    koymak istiyorduk. Budokan’da onları 
    çalmak, bir bakıma 
    “İşte biz buyuz.” demekti. 

    𒀸 Sonunda bu yedi şarkıya karar vermenizin 
    özel bir nedeni var mıydı? 

    HYAKUTARŌ: Yedi şarkı olmasına rağmen, 
    sanki yirmi şarkılık bir konser izlemişsiniz 
    hissini vermek istedik. Bunu uzun uzun 
    konuştuk. Sonunda “Tam gaz gidelim.” dedik.
    Ama yine de ortaya, yirmi şarkılık bir konserin 
    yoğunluğunu taşıyan bir video çıktı diye 
    düşünüyorum. 

    Single parçaları ekleseydik iş biraz ticari 
    görünürdü. Bu yüzden özellikle 
    “GET LOST”u çıkardık. 

    NAO: Onun yerine “GET DOWN” girdi… 
    Gerçi bunun konuyla pek ilgisi yok.
    (gülüyor) 

    GEORGE: (Kahkahalar) Ama ne demek 
    istediğimizi anlamışsınızdır herhalde.
    (gülüyor) 

    𒀸 Videoda seyircileri de sık sık görüyoruz.
    Konser sırasında onların yüzlerini sahneden 
    seçebiliyor muydunuz? 

    GEORGE: Görebiliyordum. 

    NAO: Ben hiç göremiyorum. 

    JUN: Ben görebiliyordum. 

    HYAKUTARŌ: Ben de göremiyorum. 

    NAO: Ben gerçekten hiç göremiyorum. 

    JUN: Yüzlerini seçemiyordum tabii ama… 

    GEORGE: En arkadaki üçüncü balkonun 
    son sıralarına kadar görmek mümkün değil 
    elbette. Ama ben genelde seyirciyi izlerim. 
    Onları gaza getiririm. Karşılığında tepki 
    alamayınca da sinirlenirim. 

    HYAKUTARŌ: Ben hiç göremiyorum.
    Hatta bazen çalarken aklımdan,
    “Ya önümde aslında kimse yoksa?” diye 
    geçiriyorum. Konser salonlarında bazen 
    boş kalan bölümler olur ya… 
    Işıklar yüzünden oraları seçemiyorum.
    Bu yüzden seyirciyi coşturmaya çalışırken,
    “Ya tam o tarafa bakıp sesleniyorsam 
    ve orada kimse yoksa?” diye düşündüğüm 
    oluyor. (gülüyor) 
    Galiba sandığınızdan daha soğukkanlı biriyim. 

    𒀸 NAO, sen özellikle bakmamayı mı tercih 
    ediyorsun? Yoksa gözlerin mi 
    pek iyi değil? 

    NAO: O da var ama… Ben biraz yerimde 
    duramıyorum. Sürekli etrafa bakıyorum. 

    HYAKUTARŌ: Onunki böcek gözü gibi işte. 
    Aynı anda çok fazla şey görüyor. İnsan çok 
    olunca hepsi birbirine karışıyor, sonunda 
    hiçbirini seçemiyor. 

    NAO: Demek gitarı da o yüzden yanlış 
    çalıyorum. (gülüyor) 

    𒀸 Videoya daha fazla şarkı koymayı hiç 
    düşünmediniz mi? 

    HYAKUTARŌ: Budokan’da olabildiğince çok 
    insana ulaşmak gibi bir düşüncemiz vardı 
    ve bence video da aynı fikri sürdürüyor. 

    Şarkı sayısı fazla olursa insanlar bazı bölümleri 
    atlayabilir. Bunu istemedik. Daha kısa 
    olursa herkes sonuna kadar dikkatini 
    kaybetmeden izleyebilir diye düşündük.
    Bu yüzden yaklaşık kırk beş dakikalık 
    bir çalışma oldu. 

    Elbette her şeyi göstermek de mümkündü 
    ama Budokan’daki asıl amacımız mümkün 
    olduğunca çok insanla aynı heyecanı 
    paylaşmaktı. 

    GEORGE: Canlı performans sonuçta canlıdır. 
    Budokan’a gelenlerle birlikte yaşadığımız 
    heyecanı hiçbir video tam olarak 
    veremez. Görüntü ne kadar iyi olursa 
    olsun, aynı duygu oluşmaz. 

    O gece biz de seyirci de birlikte bir şey 
    yarattık. Herkes farklı bir şey hissetti.
    Videoyla bunu birebir yeniden yaşatamazsın. 

    Biz de konseri çok başarılı buluyorduk. 
    Tabii küçük eksikleri vardı ama bütünüyle 
    bakınca gerçekten etkileyici bir konserdi. 

    İşin doğrusu, o anı en başından sonuna 
    kadar tekrar tekrar izlemek istemiyoruz. 
    Çünkü o gece yakaladığımız duygunun 
    olduğu gibi kalmasını tercih ediyoruz. 

    İlk Nakano Kōkaidō konser videosunu 
    çıkardığımızda da aynı şeyi söylemiştim. 

    “İyi bir konseri geriye dönüp 
    izlemek istemiyoruz.” 

    Eğer videoyu sadece “Siz de bizim 
    hissettiğimizi hissedin.” diye yayımlarsak, 
    bu zaten konsere gelen insanların 
    yaşadıklarıyla yarışamaz. 

    Bu yüzden farklı kamera açıları kullandık, 
    görüntüleri değişik biçimlerde kurguladık. 
    Aynı konseri başka bir bakış açısından 
    izletebilmek istedik. 

    Konseri olduğu gibi kaydetseydik, 
    ortaya sadece bir kayıt çıkardı. 

    HYAKUTARŌ: Aynen öyle. 
    Konseri olduğu gibi kaydetmek, sanki önemli 
    olanın sadece Budokan’da çalmış olmamız 
    olduğunu düşündürürdü. 
    Ama bizim için önemli olan Budokan değil. 
    Önemli olan, Budokan’a çıkarken taşıdığımız 
    düşünceydi. Video da aslında o 
    düşüncenin devamı. Yani bizim için 
    “Budokan”ın kendisi o kadar 
    önemli değil. 

    GEORGE: Biz hep söylüyoruz. 
    İster Budokan olsun, ister Rokumeikan… 
    Sahneye çıktığımızda biz yine aynı grubuz. 
    Bu videoyla da bunu göstermek istedik. 

    𒀸 Son olarak videoya özel olarak eklenen 
    yeni bir şarkı da var. 

    GEORGE: Çünkü bu sıradan bir konser 
    videosu değil. Yeni bir şarkıyı ilk kez bir 
    konser videosunda tanıtmak çok sık 
    rastlanan bir şey değildir. 

    HYAKUTARŌ: Bu bizim dinleyicilerimize 
    küçük bir hediyemiz. “Rain in my heart”, 
    Budokan’a gelen herkes için hazırlanmış 
    özel bir armağan gibi.
    O görüntülerde yer alanlar da şanslı 
    sayılır. Gazeteye çıkanlar ise pek şanslı 
    değildi. (gülüyor) 

    Şunu da yazın; gazeteyi biz çıkarmadık!
    Bizim yüzümüzden olmadı!
    Hatta o olay yüzünden kırmızı kart
    bile gördük. 

    𒀸 O son şarkı için özel kayıt da yaptınız. 

    GEORGE: Sırf onun için stüdyoya girdik.
    NAO da epey uğraştı. Gitarları neredeyse 
    yirmi beş kat üst üste kaydetti. 

    NAO: İşimiz sabaha karşı altıya kadar sürdü. 

    HYAKUTARŌ: Ben de uzun zamandır ilk kez 
    vokal kaydında bu kadar zorlandım. 

    GEORGE: (kahkahalar) 
    Video çekimleri de oldukça zahmetliydi.
    Bir mekânı bütün günlüğüne kiraladık. 
    Sabahın köründe toplandık. 
    Herkes saçını yaptırdı. Set kuruldu. 
    Gerçekten yorucu bir gündü. 

    𒀸 Klibin fikri kime aitti? 

    HYAKUTARŌ: Bir gün yemek yerken, 
    “Bunu yapalım.” diye ortaya ben attım. 

    JUN: Sonrası zaten kendiliğinden gelişti. 
    Fikir büyüdü… Sonunda bugünkü hâline 
    geldi. 

    HYAKUTARŌ: Bir de şu var… 
    Videoyu alan herkes sözlere de mutlaka 
    baksın. Şarkı sözlerini okumadan geçmeyin. 

    GEORGE: Benim aksiyon sahnelerimi de
    iyi izleyin. Sigarayı fırlatıp attığım çok 
    havalı bir sahnem var. Onu kaçırmayın. 
    Bir de JUNK’un final sahnesi… 
    Gerçekten çok karizmatik oldu. 

    𒀸 Bu şarkı fanların uzun zamandır 
    beklediği bir parçaydı. 

    HYAKUTARŌ: Evet. Eskiden beri bu şarkıyı 
    hemen anlayanlar da vardı… 
    Hiç anlamayanlar da. Sanırım bu sefer 
    anlamayanların sayısı daha fazla olacak.
    (gülüyor) 

    GEORGE: Evet… Gerçekten öyle olabilir. 

    𒀸 Peki başlığını artık açıklayabilir misiniz? 

    HYAKUTARŌ: Tabii. 

    GEORGE: Neydi ya… 
    “Hoplayıp Zıplayalım” falan değildi… 

    HYAKUTARŌ: (gülüyor) 
    “SWAPPING PARTY ’93 — Aşk Kapışması 
    ~ Bu Gece Başına Yıldırım Düşebilir…
    Version” Bu başlığı bulana kadar 
    gerçekten çok uğraştık. 

    𒀸 Peki ya sözleri? 

    HYAKUTARŌ: Onlar daha da zordu. Herkes 
    “Böyle olsun.” “Hayır, şöyle olsun.” 
    diye konuşuyordu. Telefonlar durmadan 
    çalıyordu. Uzun zaman sonra gerçekten 
    uğraşarak yazdığım sözler oldu. 

    (Herkes güler.) 

    Aslında yeni açılan Filipinler’deki stüdyoda 
    kaydetmeyi planlıyorduk. 

    NAO: Hayır hayır… Öyle bir plan yoktu.
    (gülüyor) 

    HYAKUTARŌ: Ama sözler yetişmeyince 
    bütün plan iptal oldu. Artık bir dahaki kaydı 
    Antarktika’da yaparız. 

    (Buraya “Herkes geri çekilir.” diye yazın.) 

    NAO: İşte şimdi gerçekten buz kestim. 

    𒀸 Pek çok kişi Budokan’ı grubunuz için 
    bir dönüm noktası olarak görüyor. 
    Sizin için de öyle miydi? 

    HYAKUTARŌ: Bizim için hiçbir zaman
    “dönüm noktası” diye bir şey olmadı. 

    GEORGE: Daha yolun başındayız. 
    Bundan çok daha fazlasını yapacağız. 
    Benim seviyeme ulaşmaları için daha 
    çok çalışmaları lazım. 

    𒀸 (Kısa bir sessizlik…) 
    Kimse bir şey demeyecek mi? 

    HYAKUTARŌ: Buraya “Herkes donup 
    kaldı.” yazın. (gülüyor) 

    GEORGE: Yok yok… “Burada 
    afallanılacak.” diye yazın. 

    𒀸 Peki NAO ve JUN siz ne 
    düşünüyorsunuz? 

    NAO: Ben de aynı fikirdeyim. 

    JUN: Buraya sadece “Başını sallıyor.” yazın. 

    𒀸 Şu sıralar yeni şarkılar üzerinde 
    çalışıyor musunuz? 

    GEORGE: Hiçbir şey yapmıyoruz. 
    Sadece beyzbol oynuyoruz. 

    𒀸 Sonbaharda yeni bir single çıkacağı 
    konuşuluyor. 

    HYAKUTARŌ: Şu an “yeni şarkı yazıyoruz” 
    diyebileceğimiz bir durum yok. Şimdilik 
    sadece dört kişi bir araya gelip fikir 
    alışverişi yapıyoruz. Hepimizin aklında 
    farklı şeyler var. Bunların hepsini yapmak 
    zorunda değiliz. Önemli olan, sonunda 
    birbirimizle uyum sağlayabilmek. 
    Tıpkı Piccolo ile Gohan gibi. 

    𒀸 Dragon Ball’dan mı bahsediyorsunuz? 

    GEORGE: Hani Piccolo ölürken, 
    “Benimle gerçekten konuşan 
    tek kişi sendin…” deyip gözyaşı döküyor ya… 

    JUN & NAO: Hiçbir şey anlamadık.
    (gülüyor) 

    HYAKUTARŌ: Şarkı yazmaya başlamadan 
    önce her zaman böyle oluyor. Belki de 
    yarın aniden oturup yeni bir şarkı yapmaya 
    başlarız. Biz hiçbir şeyi önceden planlayan 
    bir grup değiliz. 

    GEORGE: Zaten planlasan da işler hiçbir 
    zaman düşündüğün gibi gitmiyor. 

    𒀸 Yani yeni single’ın nasıl olacağı 
    henüz belli değil. 

    GEORGE: Aynen öyle. 

    HYAKUTARŌ: Gerçi yapmaya karar verirsek 
    yarım günde bile bitiririz. 
    Ha… 
    Bu arada… 
    Bir sonraki single’ın adını az önce buldum. 
    “Yume with YOU” — Honjō Misako
    Version. (gülüyor) 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 14.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • L’Arc~en~Ciel | Fool’s Mate | 09.93

    Gizli Bir Diğer Hikâye 

    Haziran ile temmuz ayları arasında 
    düzenlenen “Close by DUNE” 
    turnesi kapsamında ülke genelinde 
    10 şehirde sahne alan L’Arc~en~Ciel. 

    Bu kez, DUNE albümünün şiirsel dünyasını 
    yansıtmak amacıyla, şarkıya dönüşmeyen 
    anlarda bile sound’un atmosferini 
    renklendiren vokalist Hyde’ın sesine 
    kulak veriyoruz. 

    Röportaj ve metin: Kazumi Kanoh
    Fotoğraflar: Yousuke Komatsu

    𒀸 Grupta vokalist olmayı seçmenizin 
    sebebi neydi? 

    Başlangıçta gitarist olmayı hedefliyordum 
    ama tesadüfen henüz vokalisti olmayan 
    bir grup kurduk. O sırada iyi bir vokalist 
    bulamayınca, “Ben bir deneyeyim,” 
    dedim ve şarkı söylemeye başladım.
    Sonra da kendimi kaptırdım. O an,
    “Sanırım benim yolum buymuş,” 
    diye düşündüm. 

    𒀸 Şiir yazmaya ne zaman başladınız? 

    Şarkı söylemeye başladıktan sonra.
    Yaklaşık dört yıl önce. Ondan önce de 
    bir şeyler üretmeyi seviyordum ama 
    şiire pek ilgi duymuyordum. 

    𒀸 Yazdıklarınız roman ya da kompozisyon 
    gibi şeyler miydi? 

    Evet, öyle şeyler.
    Daha çok hikâyeler yazıyordum. 

    𒀸 Şiir yazmaya başladıktan sonra ilhamınızı 
    nereden almaya başladınız? 

    İlk başlarda, Amerikalıların şiirleri Japoncaya 
    çevrildiğinde bana göre çoğu ifade fazlasıyla 
    süslü geliyordu. Mesela Japonların Amerikan 
    rock’n’roll’u yapıp yazdığı sözlere bakınca,
    “Bunu gerçekten bir Japon düşünmüş 
    olamaz,” diye hissediyordum.

    O sıralar ben de rock’n’roll tarzı müzik 
    yapıyordum. Kafamdaki ilk düşünce, bunu 
    Japoncada nasıl doğal ama yine de havalı 
    bir şekilde ifade edebileceğimdi. 

    Abartıya kaçmadan, ama yine de
    Amerikan havasını taşıyan sözler 
    yazmak istiyordum. 

    Kendime hemen sınırlar koyan bir yapım 
    vardı. “Bu olmaz,” “Şunu sevmiyorum,” 
    diye düşünüp duruyordum. Uzun süre de
    hep böyle çalıştım; sevmediğim şeylerden 
    kaçınıp başka bir yol bulmaya çalışmak 
    zamanla doğal bir alışkanlığım hâline geldi. 

    𒀸 İlk yazdığınız şiirler, şimdiki 
    yazdıklarınızdan tamamen farklı mıydı? 

    Evet, tamamen farklıydı. O zamanlar 
    benim için sadece bir hikâyeydi.Kendi 
    duygularımla hiçbir ilgisi yoktu; tek 
    istediğim ilginç bir hikâye anlatmaktı. 
    İnsanların da “Ne ilginçmiş,” ya da
    “Ne kadar havalı,” hatta “Bakış açısı 
    epey farklıymış,” demesi hoşuma 
    gidiyordu. 

    𒀸 “İlginç” derken tam olarak neyi 
    kastediyorsunuz? 

    Mesela tipik rock sözlerinde insanlar kendi 
    Amerika’daki yaşamlarınıtemel alır ya…
    Ben öyle yapmak istemiyordum. Daha 
    çok Amerikan romanlarında karşına çıkacak 
    türden, bir çocuğun gözünden yazılmış 
    şiirler gibi; içinde güçlü bir hikâye duygusu 
    taşıyan şeyler yazıyordum. 

    𒀸 Yani masal ya da fantaziye yakın 
    şeyler mi? 

    Evet, öyle şeyler de yazıyordum… Ama o 
    zamanlar benim için önemli olan tek şey 
    hikâyenin ilginç olmasıydı. Kendi 
    düşüncelerime uymasa bile, içerik ilgi 
    çekiciyse yeterdi. Ama şimdi durum farklı.
    Aklıma çok ilginç bir fikir gelse bile, kendi 
    hayatıma daha yakın olanı tercih ediyorum. 
    Çok daha sıradan olsa bile, gerçek olanı 
    yazıyorum. 

    𒀸 “DUNE”un sözleri oldukça hikâye odaklı 
    görünüyor. Şiirden çok, sanki bir dramın 
    içinden alınmış sahneler gibi… 

    Aslında “DUNE”daki sözler, L’Arc~en~Ciel’in 
    oldukça erken döneminde yazılmış şeylerdi. 
    Orada yaptığım, gerçek hayatta hissettiğim 
    dünyayı metaforlar aracılığıyla daha güzel 
    bir biçimde anlatmaktı. 

    𒀸 Yani bunun arkasında daha sert bir 
    gerçeklik yatıyor. 

    Evet. Aslında bana çok yakın şeyler bunlar.
    Şimdi dönüp baktığımda, keşke o hissi biraz 
    daha iyi yansıtabilseymişim diye 
    düşünüyorum. Sonuçta tamamen kurmaca 
    bir hikâye değildi. 

    𒀸 Peki bu içsel gerçeklik zihninizde 
    ne zaman şekilleniyor? 

    Şarkıyı dinlediğim anda. Grubun üyelerinden 
    biri şarkının temelini getiriyor, sonra hep 
    birlikte doğaçlama çalmaya başlıyoruz.
    O anda aklıma bir fikir gelmese bile ben
    de üzerine doğaçlama melodiler ekliyorum. 
    Şarkının atmosferi yavaş yavaş oluşmaya 
    başlayınca düzenlemeler de genişliyor. 

    Mesela “Dune”da müzik bana uçsuz 
    bucaksız bir çöl hissi veriyordu. Şarkıyı 
    dinlediğimde zihnimde görüntüler oluşuyor.
    Sonra o görüntüleri, kendi geçmişim ve 
    geleceğimle ilişkilendirdiğim bir hikâyeyle 
    birleştiriyorum. 

    𒀸 Peki, “gerçeklik” dediğiniz şey 
    tam olarak ne? 

    Geçenlerde kendi kendime,”Gerçeklik 
    dediğimiz şey aslında nedir?”diye 
    düşündüm. Sonra aklıma şu geldi:
    Belki de benim şiirlerim geçmişi, bugünü 
    ve geleceği anlatıyor. Ama yazıya 
    döküldüğü anda hepsi geçmişe 
    dönüşüyor. O an için gerçek olsa bile, 
    yazıldıktan sonra artık geçmiş 
    oluyor… Gerçi bunları öyle derin derin 
    düşündüğüm de yok. 

    𒀸 Peki ya geleceğe bakışınız? 

    Daha çok hayal kurmak gibi…
    “Eğer burada böyle olursa, 
    sonrasında ne olur?” diye düşünmek 
    benim geleceğe bakışım aslında. 

    Şiir yazarken de aynı şekilde düşünüyorum. 
    Mesela bas gitaristimiz Tetsu bazen,
    “Ben bu şarkıyı böyle hayal ediyorum,” diyor.
    Ama benim geçmişimde buna benzer bir 
    deneyim yoksa, bu kez onu geleceğe 
    taşıyorum.
    “Ya ileride böyle bir şey yaşarsam?” 
    diye hayal ediyorum. 

    İşte o zaman hem durumlar hem de 
    kurduğum dünya genişlemeye başlıyor 
    ve şiir yazmak çok daha kolay geliyor. 
    Sonunda bütün bunları kendimle 
    ilişkilendiriyorum. 

    𒀸 İlginç… Ben şiirlerinizi daha çok 
    üçüncü bir kişinin gözünden yazdığınızı 
    düşünüyordum. 

    Belki de gelecek söz konusu olduğunda 
    gerçekten üçüncü bir kişi oluyorumdur. 
    Kafamda canlandırdığım kişi benmişim gibi 
    geliyor ama belki de aslında Tetsu’dur. 
    Yine de önce kendime uyarlayarak 
    düşünmeye çalışıyorum. Çünkü böyle 
    olunca içinde bulunduğu durumu anlamak 
    daha kolay oluyor. 
    Sonra da gözlerimi kapatıp 
    gelecekteki kendimi hayal ediyorum. 

    𒀸 Kelimeleri seçerken özellikle dikkat 
    ettiğiniz şeyler var mı? 

    Diyelim ki iki kelime arasında seçim yapmam 
    gerekiyor; o zaman elimden geldiğince 
    zihnimdeki görüntüye en uygun olanı 
    seçmeye çalışıyorum.  Ama eskisi kadar 
    takıldığım söylenemez. 

    𒀸 Eskiden neye takılırdınız? 

    İnsanların günlük hayatta kullandığı 
    kelimelerden mümkün olduğunca uzak 
    durmaya çalışırdım. Mesela “aşk”, “sevgi” 
    ya da “şehir” gibi…  Ama DUNE’da ilk kez 
    bu kelimeleri kullandım. 
    Çünkü bu kez gerçekten içimden öyle geldi. 

    𒀸 Başkalarının kullandığı kelimelerden 
    kaçınmanızın sebebi özgün olmak mıydı? 

    Hayır. İçim öyle istemiyordu. Mesela “aşk”… 
    Hayatım boyunca pek kimseye âşık olmadım. 
    Bu yüzden hep, “İnsanlar gerçekten 
    durmadan aşktan, sevgiden bahsediyor 
    olabilir mi?” diye düşünürdüm. 

    Böyle olunca da o kelimeleri doğal olarak 
    daha az kullanıyordum. Üstelik bana hiç 
    havalı da gelmiyorlardı; o yüzden 
    kendiliğinden uzak duruyordum. 

    𒀸 Şiirlerinizin bir mesaj taşımasını 
    önemsiyor musunuz? 

    İnsanların en azından o manzarayı,
    o atmosferi hissedebilmesini 
    istiyorum ama… 

    𒀸 Eğer karşınızdaki kişinin sizinle aynı 
    duyguyu paylaşmasını istiyorsanız, 
    bu da bir çeşit mesaj vermek istediğiniz 
    anlamına geliyor, değil mi? 

    Evet. Son zamanlarda gerçekten insanların 
    benimle aynı duyguyu paylaşmasını 
    istiyorum.  DUNE’daki sözlerin bazıları eski, 
    bazıları ise daha yeni. Yeni yazdıklarımda 
    insanların bana ortak olmasını istiyorum. 
    Sanırım doğal olmaya çalışmaya 
    başladığımdan beri, kendiliğinden bunu 
    istemeye başladım. 

    “As if in a dream” ile 
    “Ushinawareta Nagame” da bu 
    dönemde yazdığım sözler. 

    𒀸 Peki sizi değiştiren ne oldu? 

    Sanırım daha gerçekçi biri oldum. Eskiden 
    hikâyelerimde “Ben anlıyorsam yeter, 
    başkasının anlamasına gerek yok,” diye 
    özellikle düşünürdüm. 

    Ama zamanla bunun tamamen kendimi 
    tatmin etmekten ibaret olduğunu fark 
    ettim. Sonra da bunun aslında hiç havalı 
    olmadığını düşünmeye başladım. 

    𒀸 Bunu fark etmenizi sağlayan neydi? 

    Eskiden melodileri de uzun uzun düşünüp 
    oluşturuyordum. Gitar akorlarının pek çok 
    farklı seçeneği olduğu için melodileri de en 
    ince ayrıntısına kadar kuruyordum. Ama bir 
    noktada bunun bana hiç iyi hissettirmediğini 
    fark ettim. Sonra yeniden doğaçlama 
    melodiler söylemeye başladım. Ve işte o 
    melodiler bana gerçekten iyi hissettirdi. 

    Sanırım söz yazımında da değişim tam o 
    dönemde başladı. Kendiliğinden kulağa 
    hoş gelen kelimeleri aramaya başladım. 
    Giderek daha doğal yazıyordum. Kendi 
    başımdan geçmemiş olsa bile 
    anlayabileceğim duyguların peşine düştüm. 

    İnsanların da bunları hissedebilmesini 
    istedim. Artık sadece kendimi tatmin 
    etmek istemiyordum. 

    𒀸 Bugünkü söyleyiş tarzınız ne
    zaman oluştu? 

    Sanırım değiştiğimi ilk kez DUNE albümünü 
    hazırlarken hissettim. O albümde her şarkıyı 
    birbirinden tamamen ayrı düşünerek 
    çalıştım. Sanırım bu sayede kendi içimde 
    daha önce ortaya çıkmamış yönlerimi 
    keşfettim ve ifade biçimim de gelişti. Ondan 
    önce şarkı söylerken bu kadar sakin 
    değildim. Daha çok önüme ne çıkarsa öyle
    söylüyordum. Eskiden her şarkının söyleyiş 
    biçimini ayrıca düşünmezdim. 

    Ama artık kelimelerin taşıdığı duyguya göre 
    sesimin tonunu değiştirebiliyorum. Sadece 
    “üzgün şarkıysa üzgün söyle” ya da
    “sert şarkıysa sert söyle” değil… 
    Aynı cümlenin içindeki tek bir kelime bile 
    söyleyişimi değiştirebiliyor. 

    Artık sadece sesimi kullanarak bile duyguyu 
    aktarabileceğimi hissediyorum. Eskiden 
    “Sözlerin anlamı anlaşılırsa yeter,” diye 
    düşünürdüm. Şimdi ise sözler anlaşılmasa 
    bile sesimin taşıdığı duygu sayesinde 
    insanların bunu hissedebilmesini istiyorum. 

    Yabancı müzik dinlediğinizde de böyledir ya… 
    Bazen sözleri anlamazsınız ama şarkıcının 
    duygusu size geçer. 
    İşte ben de artık bunu hedefliyorum. 

    𒀸 Şu anda henüz yayımlanmamış 
    şiirleriniz var mı? 

    Yok. 

    𒀸 Demek ki yazdıklarınızı biriktiren biri değilsiniz. 

    Hayır. Sadece zihnimde doğal bir çekmece 
    oluştururum. Şarkıyı dinlediğimde o 
    çekmecenin kendiliğinden açılması yeterlidir. 

    𒀸 Bundan sonra özellikle yazmayı istediğiniz 
    bir konu var mı? 

    İdeallerime biraz daha yaklaşmak istiyorum. 
    Artık bana daha yakın şeyler yazmak 
    istiyorum. 

    𒀸 Yani şimdiye kadarki hikâye ağırlıklı 
    anlatımınızı geride bırakmayı mı 
    düşünüyorsunuz? 

    Evet. Hem dinlemesi kolay olacak… 
    Hem de kurduğum imgeyle uyumlu. 
    Ama aynı zamanda daha gerçek olacak. 

    𒀸 Şimdiye kadar yazdığınız şiirlere 
    baktığınızda, hepsini birleştiren ortak 
    bir tema görüyor musunuz? 

    Ne söylersem söyleyeyim… Dönüp dolaşıp 
    yine “sevgi” hakkında yazdığımı 
    düşünüyorum. Sanırım sonunda vardığım 
    yer hep orası oluyor. 

    𒀸 Son zamanlarda müzik dışında ilginizi 
    çeken başka bir şey var mı? 

    İnsanlara kendimi nasıl gösterebileceğimi 
    çok düşünüyorum. Dergi fotoğraflarında 
    bile L’Arc~en~Ciel’in dünyasını daha iyi 
    nasıl aktarabiliriz diye kafa yoruyorum. 
    Bir yandan da sahnede ulaşmak istediğim 
    ideal görüntüyü düşünüyorum. 

    𒀸 Ağustos ayında Power Station’da 
    vereceğiniz tek kişilik konser kesinleşti.
    Bu konser için hedefiniz ya da beklentiniz 
    nedir? 

    Ağustos’taki Power Station konserinde 
    insanların, o zamana kadar 
    ulaşabildiğimiz en olgun hâlimizi 
    görmesini istiyorum. 

    İfade biçimimizin de L’Arc~en~Ciel’e özgü 
    bir noktaya ulaşacağını düşünüyorum. 
    Umarım insanlar bunu hem görür 
    hem de hisseder. 

    𒀸 Şu anda turnedesiniz, değil mi? 

    Bu turnede, yapmak istediğim şeyin ilk 
    adımını atmayı planlıyorum. 
    Asıl istediğim, yapmak istediğim şeyi 
    gerçekleştirebilmemi sağlayacak o
    “anahtarı” bulmak. Kafamda nasıl 
    olması gerektiğine dair bir imaj var ama 
    bunu sahnede gerçekten hayata 
    geçirip geçiremeyeceğimi görmek 
    istiyorum. Belki başarısız olacağım,
    ama ideallerime yaklaşabilmek için bunu 
    denemem gerektiğini düşünüyorum. 

    𒀸 Bu, L’Arc~en~Ciel için… ya da senin için 
    oldukça köklü bir değişim sayılır mı? 

    Hyde olarak. 

    𒀸 Yani bugüne kadarki imajınızı yıkacak 
    kadar büyük bir değişim mi? 

    Ama dışarıdan bakanlar bunu fark 
    etmeyebilir. 

    𒀸 Bu daha çok kendi içinde yaşadığın bir 
    dönüşüm mü? 

    Evet. Turne boyunca bunu tamamen 
    başarabilsem bile, belki çevremdekiler 
    bunun farkına varmayacak.
    Ama sonrasında her şeyin bambaşka 
    bir hâl alacağına inanıyorum. 

    𒀸 Ağustos ayında Power Station’da 
    vereceğiniz tek kişilik konser de kesinleşti. 
    Bu konser için nasıl bir sahne ortaya 
    koymayı hedefliyorsunuz? 

    Turne boyunca, en azından idealime biraz 
    daha yaklaşabilmeyi… hatta mümkünse ona 
    ulaşabilmeyi istiyorum. 

    İnsanların da o zamana kadar ortaya çıkacak 
    hâlimizi görmesini isterim. İfade biçimimizin 
    de L’Arc~en~Ciel’e özgü bir noktaya 
    ulaşacağını düşünüyorum. 

    Bunu hem görmelerini hem de 
    hissetmelerini isterim. 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 01.10.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • Gargoyle | Fool’s Mate | 09.93

    THE OTHERSIDE OF GARGOYLE 

    Gargoyle’un Öteki Yüzü 

    “Gyanfurā” TOSHI’nin İçerden Raporu 
    ~Osaka Bölümü~ 

    Sonunda hayranların uzun zamandır 
    beklediği o “kural tanımaz hamle” 
    sahneye çıktı! 

    Şu sıralar GARGOYLE, Kakusei Meidō 
    turnesinin adeta bis gösterimi 
    sayılabilecek iki günlük konser 
    serisiyle sahnede. 

    Sadece konseri anlatmak sıkıcı olacağı için 
    bu kez yaklaşımı tamamen değiştirdik.
    Üstelik bu kez sahne arkasına bizzat grubun 
    bir üyesi giriyor ve içeriden özel bir rapor 
    hazırlıyor. 

    GARGOYLE’un bilinmeyen perde arkasını, 
    grubun dandy basçısı TOSHI mı ortaya 
    çıkaracak?! 

    Turne günlüğünün ardından gelen bu 
    kuralları hiçe sayan özel proje acaba ikinci 
    bölüme de kavuşacak mı? (gülüş) 

    1993.7.3–4 
    Osaka Shinsaibashi MUSE HALL 
    Fotoğraflar: Yoshio Fujita, Toshiyuki Sueyoshi 

    Son günlerde her gün nemli ve bunaltıcı 
    havalar devam ediyor. Bakalım sizler bu 
    günleri nasıl geçiriyorsunuz?
    Böyle dönemlerde insanın sağlığı kolayca 
    bozulabiliyor; lütfen kendinize dikkat edin. 

    Biraz uzun bir giriş oldu galiba. 
    Merhaba, ben GARGOYLE’un basçısı TOSHI. 
    Bizim son durumumuza gelince… 

    1 Mayıs’ta yayımlanan Tenron albümümüzle 
    birlikte çıktığımız Kakusei Meidō Turnesi 
    kapsamında ülkenin dört bir yanını dolaştık.
    (Gidemediğimiz bölgelerdeki 
    hayranlarımızdan özür dileriz!!) 

    Ve sonunda GARGOYLE’un o harika “beşinci 
    üyesi” ile yeniden buluşarak geri döndük. 

    Bu kez Fool’s Mate editörlerinin desteğiyle,
    3 ve 4 Temmuz tarihlerinde Osaka MUSE 
    HALL’de gerçekleşen konserimizin perde 
    arkasını ben, TOSHI, sizlere “Inside
    Report” başlığı altında aktaracağım. 

    Kısacası bildiğiniz sahne arkası 
    yazılarından biri… (gülüş) 

    Ama bu kez küçük bir fark var. 

    Bu raporu yazan kişi grubun bizzat bir üyesi 
    olduğu için, normalde görme şansınız 
    olmayan GARGOYLE’un perde arkasını sizlere 
    biraz daha farklı bir açıdan gösterebilirsem 
    ne mutlu bana. 

    Ee, lafı daha fazla uzatmadan başlayalım. 

    3 Temmuz 
    13:30 
    Osaka’daki bir otelin lobisinde KIBA,
    SHEJA ve ekip toplandı. (KATSUJI’nin ailesi 
    Osaka’da yaşadığı için o doğrudan MUSE 
    HALL’e gelecek.) 

    Osaka’ya her gelişimde aynı şeyi 
    düşünüyorum… 
    Bir zamanlar yaşadığım bu şehirde artık 
    otelde kalıyor olmak biraz hüzün 
    veriyor. (gülüş) 

    KIBA ile SHEJA’nın ikisi de hâlâ uykudan tam 
    ayılamamış, boş boş etrafa bakıyorlar. Gerçi 
    dürüst olmak gerekirse ben de onlardan 
    farklı değilim. 

    Çünkü otelin balo salonunda sabahın erken 
    saatlerinden beri süren bir eğlence vardı ve 
    karaoke sesleri odamıza kadar geliyordu. 

    Yeter artık ama!!! (sinir) 
    Neyse… 
    Moralimizi toplayıp MUSE HALL’e doğru 
    yola çıktık. 

    14:00 
    MUSE HALL’e vardığımızda kapının önünde 
    şimdiden çok sayıda hayran bekliyordu. 
    Herkes sevdiği üyeye bir mektup verebilmek 
    ya da birkaç kelime konuşabilmek için sabırla 
    bekliyordu. 

    Her zamanki gibi… 
    Gerçekten çok teşekkür ederiz. 
    Birazdan yine birlikte harika vakit geçireceğiz. 

    14:20 
    KATSUJI de sonunda geldi. 
    Ve tabii ki elinde yine abur cuburlar vardı.
    (Tam ona yakışır.) (gülüş) 

    Bu sırada ekipmanlar da salona taşınmaya 
    başladı. Burası teknik ekibin en yoğun 
    olduğu saatler. Peki biz ne yapıyoruz? 
    Normalde hayran mektuplarını okuyor ya da 
    kendi hâlimizde vakit geçiriyoruz. 
    Ama bugün ayrıca satış standında satılacak 
    ürünler için epey imza atmamız gerekiyor. 
    Sonrasında bugünkü set listesine son hâlini 
    veriyoruz ve artık tek beklediğimiz şey prova. 

    16:00 
    Prova başladı. Aslında prova konserin en 
    önemli bölümlerinden biri.Hatta konserin 
    nasıl geçeceğini belirlediğini söylesem 
    abartmış olmam. İstediğimiz tonu 
    yakalayamazsak ayarlarla uğraşıyoruz… 
    Gitarları değiştiriyoruz… 
    Zaman akıp gidiyor… Stres artıyor… 

    Bütün bunlar da doğrudan konsere yansıyor. 
    Neyse ki bugün hiçbir sorun yaşanmadı.
    (gülüş) Her şey sorunsuz ilerledi ve prova 
    başarıyla sona erdi. KATSUJI: “Bugün de 
    elimizden geleni yapacağız!!” 

    17:00 
    Prova da bitti. Artık konser saatini bekliyoruz. 
    Bu da KATSUJI’nin dört gözle beklediği yemek 
    vakti demek. Bugünkü menü tonkatsu 
    bentoymuş. “Tonkatsu” lafını duyar duymaz 
    bir üyemizin yüzü bir anda düştü.
    (gülüş) Ama başka seçenekler de olduğunu 
    öğrenince rahatladı. 

    KATSUJI ise, “Evde yemek yiyip geldim zaten… 
    Hafif olsun diye tavuk katsu bento 
    alırım.” deyince… KIBA hemen yapıştırdı: 
    “Neresi hafif onun be!” (gülüş) 

    Kulistekilerin hepsi aynı anda başını salladı. 
    Tam o sırada görevli içeri girip, 
    “Kapılar açılıyor!” diye seslendi. 

    Biz de hemen makyajımıza yöneldik. 
    Gerçi SHEJA o sırada hâlâ imza atıyordu.
    (gülüş) SHEJA’nın kaderi ne olacak acaba? 
    Acele et SHEJA!! 

    18:55 
    Makyajımız neredeyse tamamlandı; artık 
    geriye sadece konserin başlamasını 
    beklemek kaldı. Kuliste olmamıza rağmen 
    salondan yükselen tezahüratlar rahatlıkla 
    duyuluyordu. İçeride alışılmadık derecede 
    büyük bir heyecan vardı. 

    Uzun bir aradan sonra ilk kez memleketimiz 
    Osaka’da (evet, buraya özellikle 
    “memleketimiz” demek istiyorum) tek kişilik 
    bir konser vereceğimiz için, hayranlarımız da 
    en az bizim kadar heyecanlı görünüyordu. 

    Biz grup üyeleri mi? 
    Biz de en az onlar kadar gaza gelmiş 
    durumdaydık. 

    19:10 
    Program biraz gecikmeli başladı ve sonunda 
    konser başladı. Bugünkü set listesinde, 
    Kakusei Meidō Turnesi boyunca pek 
    çalmadığımız eski parçalara da yer vermiştik. 

    Bu yüzden hayranlar ilk anda biraz şaşırmış 
    görünüyordu. Ama sonuçta onlar 
    GARGOYLE hayranlarıydı. Beklediğimiz gibi,
    o şaşkınlığı inanılmaz bir enerjiye 
    dönüştürmeyi başardılar. 

    Seyircilerin coşkusu öylesine yoğundu ki 
    sahnede sanki oksijen kalmamış gibiydi. 
    Nefes almak bile güçleşmişti. İnsan,
    her an sahnede yığılıp kalacakmış gibi 
    hissediyordu. Sanırım konser boyunca 
    hissedilen o yoğun gerilim de tam olarak 
    buradan geliyordu. 

    20:50 
    “Encore!” sesleri bir türlü dinmeyince yeniden 
    sahneye çıkmaya karar verdik. 
    Tam o sırada biri,  “Hadi bu kez hepimiz 
    tokkōfuku giyelim!” deyiverdi. 

    (Bu noktada muhtemelen “Kuliste neden 
    tokkōfuku var?” diye düşünüyorsunuzdur. 
    Aslında GARGOYLE olarak bir beyzbol 
    takımı kurmaya karar vermiştik. 
    Bu kıyafetleri de takım forması olarak KIBA 
    ile birlikte personelden Bay ○ ve Bay T 
    hazırlamıştı. Üstelik düşündüğünüzden de 
    havalı olmuşlardı. 
    Yakında hepimize birer tane yaptırıp 
    gerçekten bir beyzbol maçı yapmayı 
    planlıyoruz. Şimdiden hazırlıklı olun! (gülüş)) 

    Seyirciler bizi o kıyafetlerle görünce doğal 
    olarak şaşkına döndü. Ama sonuçta burası 
    Osaka… Biz de bu fırsatı sonuna kadar 
    eğlenerek değerlendirdik. 

    21:10 
    Konser tamamen sona erdi. 
    Kulise döndüğümüzde bizi tanıdık yüzler 
    karşıladı. Uzun zamandır görüşemediğimiz 
    dostlarımızla hasret giderdik ve ardından hep 
    birlikte Osaka gecesine karıştık. 

    Ertesi gün de konser olduğu için aslında, 
    “Bu akşam fazla kaçırmayalım.” 
    diye konuşmuştuk… 

    Ama sonrasında neler olduğunu artık sizin 
    hayal gücünüze bırakıyorum. (gülüş) 

    Fotoğraf açıklamaları:

    ▲ KATSUJI’nin elinde her zamanki gibi 
    yine abur cubur vardı. 

    ▲ Efsanevi “Osaka Yankees” sonunda 
    ortaya çıktı?! 

    ▲ 3 Temmuz, konser başlamadan 
    hemen önce. 

    4 Temmuz 
    12:30 
    Osaka’daki bir otelin lobisinde bu kez 
    personelden Bay ○, Tokyo’dan bizi 
    izlemeye gelen Bay S ve ben toplandık. 

    Konser salonuna giriş saatimiz 15.00 
    olmasına rağmen neden bu kadar erken 
    buluştuğumuzu merak ediyorsunuzdur. 
    Sebebi basit. Üçümüz de birlikte 
    “erkeklerin romantizminin” peşine düştük. 
    (gülüş) Muhtemelen ne demek istediğimi 
    hiç anlamadınız… 
    Şimdilik sadece şunu söyleyeyim: 
    “Kyoto 7. Koşu… 8.600 yen.” (gülüş) 

    #Pluto: at yarışı arkadaşlar shhshs

    14:30 
    Tekrar otelin lobisindeyiz. Bu kez SHEJA da 
    konser salonuna gitmek üzere aşağı indi. 
    KIBA’nın da gelmesi gerekiyordu ama… 
    Yok. (gülüş) 

    Personelden biri odasına bakmaya gittiğinde 
    öğrendik ki KIBA, bembeyaz yastığıyla 
    birlikteruhlar âlemi üzerine biraz daha 
    sohbet etmeye karar vermiş. 
    Anlaşılan yolculuğu henüz bitmemişti. (gülüş) 
    Biz de onu daha fazla beklemeden yola çıktık. 

    15:00 
    SHEJA ile birlikte salona girdik. 
    Daha içeri adımını atar atmaz gitarını eline aldı 
    ve parmaklarını ısıtmaya başladı. 
    “Dünkü konserden kafasına takılan bir şey mi 
    kaldı acaba?” diye düşünürken… 
    Hiç de öyle değilmiş. 

    Bir anda “Taiyō ni Hoero!” temasını çalmaya 
    başladı. (gülüş) 
    MUSE HALL çalışanları kahkahalara 
    boğuldu. SHEJA’nın keyfi de yerine 
    gelmiş görünüyordu. 

    15:20 
    Biraz gecikmeli de olsa KATSUJI geldi. 
    Ve tahmin edeceğiniz üzere… 
    Elinde yine bir kutu dolusu abur cubur vardı. 
    “Sen gerçekten iflah olmaz bir adamsın!” 

    O sırada SHEJA ise hayranlardan gelen 
    hediyeleri büyük bir keyifle inceliyordu. 
    Derken gözüm KATSUJI’ye takıldı. 

    Az önce gelmişti… 
    Şimdiyse çoktan uyuyakalmıştı. 
    Hey… 
    Şimdi uyumanın sırası mı? 

    Hem bol bol yiyip hem de bol bol uyuyan 
    KATSUJI bakalım daha ne kadar büyüyecek? 

    (Bu arada gruba katıldığından beri hâlâ 
    büyümeye devam ettiğini de söylemeden 
    geçmeyelim!!) 

    15:50 
    KIBA sonunda salona ulaştı. Yüzünde tarifsiz 
    derecede huzurlu bir ifade vardı. Anlaşılan 
    ruhlar âlemine yaptığı yolculuk mutlu sonla 
    noktalanmıştı. Ne güzel, ne güzel. (gülüş) 

    16:00 
    Prova başladı. Dünkü konser sırasında 
    herkesin kafasına takılan ayrıntılar tek tek 
    gözden geçirildi. Bugün her şey kusursuz 
    olmalıydı. SHEJA’nın tek cümlesi ise şuydu: 
    “Bugün işin özüne ineceğiz!!” 

    17:00 
    Prova da sorunsuz tamamlandı. Artık konser 
    saatini beklerken son hazırlıkları yapıyoruz. 
    Bu arada KATSUJI’nin bugünkü menüsünü de 
    açıklamadan geçemeyeceğim. 
    Big Mac  
    Filet-O-Fish  
    Teriyaki Burger  
    Cheeseburger  
    Elmalı Turta  
    … 

    Gerçekten inanılmaz. Adeta çelikten yapılmış 
    bir mide… Dipsiz bir kuyu… 
    İşte GARGOYLE’un meşhur “yemek komutanı.” 
    (gülüş) 

    O sırada KIBA ise kulisin bir köşesinde 
    sessizce gözlerini kapatmış, zihnini 
    konsere hazırlıyordu. 
    Şu ikisinin arasındaki fark… 
    Gerçekten tarif edilemezdi. 

    18:40 
    Konserin başlamasına artık çok az kalmıştı. 
    SHEJA, kostümlerinin önünde durmuş, 
    “Bugün hangisini giysem acaba?” 
    diye kendi kendine düşünüyordu. 

    KIBA son kez makyajını kontrol ediyor… 
    Personel oradan oraya koşturuyor… 
    Kulisteki hava giderek hızlanıyordu. 

    Biz de hep birlikte bugünkü set listesini 
    son kez gözden geçirdik. Artık geriye tek 
    bir şey kalmıştı. Sahneye çıkıp elimizden 
    gelenin en iyisini yapmak. 

    19:00 
    Konser başladı. Dün nasılsa… Bugün de 
    en az onun kadar ateşliydi. Salondaki 
    GARGOYLE hayranları, dünkünden bile 
    daha güçlü bir enerji yayıyordu. 

    Sanki herkes, o tek bir ana bütün 
    duygularını sığdırmaya çalışıyordu. 
    O anda hissettikleri her şeyi paylaşmak… 
    Ve içinde biriktirdiği her şeyi o anın içine 
    bırakmak ister gibiydiler. 

    Belki de bu yüzden o salon, 
    insanı yalnızca birkaç saatliğine içine alan 
    geçici bir dünyaya dönüşmüştü. 

    Bu, bedenlerin değil… 
    Ruhların birbirine dokunduğu bir konserdi. 
    Encore’ın ardından… 

    Son encore da sona erip sahneden indiğimiz an… 
    Hepimiz olduğumuz yere çöktük. Ne konuşacak 
    hâlimiz kalmıştı… Ne de kıpırdayacak. 
    Hem zihnimiz hem bedenimiz tamamen tükenmişti. 
    KIBA’nın tek söylediği ise şuydu: 
    “Artık söyleyecek de bir şey yok… Yapacak da.”

    21:05 
    Böylece Osaka MUSE HALL’deki iki günlük konser 
    serimiz de sona ermiş oldu. 
    Peki üyeler neler hissediyordu? 

    SHEJA “Her şeyden önce şu tokkōfuku 
    olayı harikaydı. O kıyafetlerle sahneye 
    çıkabilmiş olmak beni inanılmaz mutlu etti. 
    İçimdeki Yokohama Ginbae ruhu resmen 
    yeniden uyandı. Bir gün yine mutlaka o 
    kıyafetlerle sahneye çıkmak istiyorum. 
    Şimdiden bana söz verin!” (gülüş) 

    KATSUJI “Ne hissettiğimi mi soruyorsunuz? 
    Tek kelimeyle harikaydı.Uzun zaman sonra 
    yeniden sahneye çıkacağımız için acaba 
    nefesim yeter mi diye düşünmüştüm ama 
    hiç öyle olmadı. Aksine inanılmaz keyif aldım. 
    Özellikle ikinci gün… 
    Kendimi öyle iyi hissediyordum ki… 
    ‘Bugün elimden her şey gelir!’ diye düşündüm. 
    Her zamanki gibi bana bir kez daha, 
    ‘LIVE gerçekten bambaşka bir şeymiş.’ 
    dedirten iki gündü. Bir de konser bittikten 
    sonra yediğimiz yemeğin tadı var ya… 
    İşte onu anlatmaya kelimeler yetmez! Hahaha!” 

    KIBA “… Hissettim. GARGOYLE’un; biz dört 
    üyeden ve aynı hücreleri paylaştığımız 
    beşinci üyemizden oluştuğunu… 
    Her birinizle bunu karşılıklı hissettik. 
    Birbirimize aktardık. 
    Ve anladım ki… 
    GARGOYLE var olduğu sürece ışık 
    olmaya devam edecek.” 

    TOSHI “Konser sona erdikten sonra üzerimize 
    çöken o tatlı yorgunluğu hissederken… 
    Bir yandan da içimde tarifsiz bir boşluk vardı. 
    Çünkü… O en güzel an artık geride kalmıştı.”

    22:00 
    Osaka MUSE HALL’den ayrılıp şehrin sokaklarına 
    adım attığımız anda… Sanki bizi bekliyormuş 
    gibi yağmur yağmaya başladı. 

    Adeta… 

    Bu iki gün boyunca birlikte olduğumuz 
    GARGOYLE hayranlarıyla vedalaşmamıza 
    gökyüzü de eşlik ediyordu. 
    … 

    Ne kadar romantik bir geceydi. (gülüş) 

    İşte böyle… 

    Osaka MUSE HALL’de geçen iki günün 
    “TOSHI’nin Inside Report”unu 
    sizlere aktarmaya çalıştım. 

    Umarım keyifle okumuşsunuzdur. 

    Konser denen şeyin gerçek duygusunun 
    ancak sahnenin içinde yaşanabileceğine 
    inandığım için, konserin kendisini uzun uzun 
    anlatmamayı özellikle tercih ettim. 

    Ama onun dışında kalan her şeyi sizlere 
    mümkün olduğunca aktarabildiğimi 
    düşünüyorum. Belki bir gün fırsatını bulursak… 
    Bu yazının ikinci bölümünü de hazırlamak isterim. 
    Ama şunu en baştan söyleyeyim. 
    Bu yazıyla ilgili gelecek şikâyetleri dinlemeye 
    hiç niyetim yok. (gülüş) 

    “Bir gün… Bir yerde… Seninle yine aynı güzel 
    anı paylaşabilmek dileğiyle.”
    — TOSHI 

    ▲ 4 Temmuz. Konser başlamadan 
    hemen önce. 

    ▲ SHEJA, hayranlardan gelen hediye 
    paketlerini büyük bir keyifle inceliyor. 

    ▲ Erkeklerin romantizmi/tutkusu: 
    At yarışı gazetesi. (gülüş) 

    ▲ GARGOYLE’un “yemek sorumlusu”, 
    bugün de avını bulmuş. 

    ▲ Salona gelir gelmez uykuya teslim 
    olan KATSUJI. 

    ▲ Bugün de sahnede tokkōfuku’larıyla 
    boy gösteren sert görünümlü 
    GARGOYLE üyeleri. 

    ▲ SHEJA, bugünkü kostümünü seçiyor. 

    ▲ Konserin ardından KIBA. 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 21.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • Gilles de Rais | Fool’s Mate | 09.93

    I WILL, YOU WILL… WE WILL 

    “Umut” Adı Verilen Işığın Sardığı Gece 

    Henüz 18 Haziran’da major çıkış albümleri 
    “Gilles de Rais”i yayımlayan 
    Gilles de Rais… 

    Canlı performanslarıyla bunu sahnede 
    kanıtlayacakları an da çok 
    geçmeden geldi. 

    Osaka ve Nagoya’nın ardından, Tokyo’daki 
    ilk tek kişilik (one-man) konserlerini 
    Shibuya Kōkaidō’da verdiler. 

    Göz kamaştırıcı ışıkların sahneye yağdığı, 
    salonu bütünüyle sardığı bu gecede;
    yeni bir başlangıcın heyecanını yaşayan 
    dört müzisyenin yüz ifadelerini sizlere 
    aktarıyoruz. 

    4 Temmuz 1993 (Pazar) 
    Shibuya Kōkaidō 

    Yazı: Reiko Arakawa 
    Fotoğraflar: Saori Tsuji 

    Major çıkışlarını kutlamak amacıyla 
    düzenlenen Tokyo–Nagoya–
    Osaka turnesinin son durağı… 
    4 Temmuz’daki Shibuya Kōkaidō 
    konseriydi. 

    14 Mart’ta yine aynı salonda düzenlenen 
    “Karei naru Mashō” etkinliğinden bu 
    yana ilk kez sahneye çıkıyorlardı. 

    Üstelik bu, grubun Shibuya Kōkaidō’daki
    ilk tek kişilik konseriydi. Dolayısıyla 
    yalnızca hayranlar değil, grup üyeleri de 
    bu geceyi büyük bir heyecanla bekliyordu. 

    “Nasıl bir konser izleyeceğiz?” 

    diye sabırsızlanan hayranlar arasında, 
    “BECAUSE” albüm kapağındaki gibi yüzünü 
    bandajlarla sarmış olanlar bile vardı. 

    Saat altıyı yaklaşık on dakika geçerken… 
    Salonu ağırbaşlı bir açılış müziği kapladı. 

    İnce yarı saydam perdenin arkasından güçlü 
    ışıklar seyircilerin üzerine doğru vuruyor,
    o ışığın içinde sahne dekoru ve grup 
    üyelerinin siluetleri yavaş yavaş beliriyordu. 

    Coşkulu tezahüratlar eşliğinde açılış şarkısı 
    olarak yeni albümün ilk parçası “De-Light” 
    başladı. Sanki… 
    “İşte verdiğimiz kararın cevabı bu!” 
    dercesine güçlü bir başlangıçtı. 

    Özel efektlerin desteğiyle tempo hiç 
    düşmeden “BLACK LIST”e geçildi. 

    Sahnenin tam ortasında spot ışıklarının 
    altında duran JOE… Baştan ayağa beyaz 
    kostümü, üzerine düşen renkli ışıkları 
    yansıtarak adeta sahnenin merkezine 
    dönüşüyordu. 

    Üçüncü şarkı “Omae no Hebi ni Naru” idi. 
    Bu parçada DEE’nin zıplarcasına ilerleyen 
    slap bas yürüyüşü, şarkının atmosferini 
    daha da güçlendiriyordu. JOE mikrofona 
    gelir gelmez ilk sözünü söyledi. 

    “Özlemişim sizi beee!!” 

    Ardından salona seslendi. 

    “Bugün bu Shibuya Kōkaidō artık 
    Gilles de Rais’in!” 

    Daha ilk konuşmasından bile ne kadar 
    heyecanlı olduğu belli oluyordu. 

    Konser yeni şarkılarla peş peşe ilerlediği için… 
    Hem grup… Hem de seyirciler… 
    Biraz gergin gibiydi. Ama dördüncü şarkı 
    “BECAUSE” başlar başlamaz bütün o 
    çekingenlik kayboldu. Seyircilerin tepkisi
    adeta 

    “İşte bunu bekliyorduk!” der gibiydi. 

    Nakaratta grup ile seyircinin sesleri 
    kusursuz biçimde birleşiyordu. 

    Birbirlerinin duygularını doğrularcasına… 

    Ardından gelen “MOONLIGHT LOVERS”da
    da aynı uyumu sürdürdüler. 

    Konserin ortalarında JOE bir anısını anlattı. 

    “Gençliğimden beri hep gruplarda çaldım.
    O zamanlar sevdiğim biri vardı… Sonra 
    yollarımız ayrıldı. Los Angeles’a gittim. 
    İşte birazdan çalacağımız şarkı,
    o günlerde hissettiklerimi en dürüst 
    biçimde anlatıyor.” 

    Ve ardından… 

    “Ayamachi wa Rokugatsu no Ame.” 
    (“Yanılgı Haziran Yağmuru”) 

    Sahne yağmur yağıyormuş hissi veren bir 
    dekorla kaplandı. 

    JOE eline akustik gitarını aldı. Onu izlerken 
    insanın aklına tek bir düşünce geliyordu. 
    Sanki artık var olmayan geçmişteki 
    kendisine… Ve artık yanında olmayan o 
    genç kadına… Şarkı söylüyordu. 

    Bu hüzün bütün salonu sessizce sardı. 
    Her enstrüman parçaya biraz daha drama 
    katıyordu. Ama özellikle JACK’in klavyeyle 
    iç içe geçen yumuşacık gitar solosu…  

    Hiç kuşkusuz herkesin kalbine dokundu. 

    Konser artık son bölüme giriyordu. 

    JOE’nun “Hadi! İkinci yarıyı ateşleyelim!” 
    sözünün ardından salon yeniden 
    hareketlenmeye başladı. 

    Grubun klasikleşmiş parçaları peş peşe 
    geldi. Kendilerine özgü keskinlikleri ve 
    enerjileriyle seyirciyi tamamen 
    konserin içine çektiler. 

    “Kuzureochiru Mae ni” sırasında JOE’nun 
    sesi ile seyircinin hep bir ağızdan söylediği 
    nakarat birbirine karışıyor… Bu coşku
    durmadan büyüyerek “FOLLOW ME”ye 
    ulaşıyordu. SINN’in ileri doğru koşuyormuş 
    hissi veren ritmi… DEE ile JACK’in sert ama 
    berrak tınıları… Hepsi tek bir noktaya
    doğru birlikte koşuyormuş
    hissi yaratıyordu. 

    “İster live house olsun ister Shibuya Kōkaidō…
    Bizim için fark etmez!” 

    JOE’nun bu sözlerinden sonra gelen 
    son iki şarkı… 

    “COSMO” ve “Satsui” oldu. 

    Tam bir yıl önce ilk kez sahnede 
    seslendirilen “COSMO”… 

    Bugün artık Gilles de Rais’in geleceğini 
    gösteren çok daha büyük bir parçaya 
    dönüşmüştü. Ardından JOE’nun 
    “Öldürüüüün!!” çığlığıyla başlayan 
    “Satsui”… 

    İşte konserin zirve noktası buydu. 
    Sanki önündeki bent yıkılmış
    dev bir nehir gibi… 

    Grubun ve seyircinin duyguları tek bir akış 
    hâline geldi. Salon sarsılıyor gibiydi. 
    Bu muazzam birlik duygusu… Kelimenin 
    tam anlamıyla unutulmazdı. 

    Encore başladığında salon bir kez daha 
    tezahüratlarla doldu. DEE mikrofonu 
    eline alıp bağırınca alkışlar daha da 
    yükseldi. Ardından JOE son kez seslendi. 

    “4 Temmuz… Gilles de Rais için 
    harika bir başlangıç oldu!” 

    Ve geniş sahnenin bir ucundan diğer 
    ucuna koşarak söyledikleri şarkı… 

    “WILL.” 

    İkinci encore’da önce grup üyeleri tanıtıldı. 
    Sonra ise seyircinin “Daha bitmedi!” diyen 
    beklentisine cevap verircesine 
    “SUICIDE” başladı. 

    Salon defalarca “SUICIDE!” diye haykırırken 
    konser de sona erdi. 

    Grup kısa süreliğine sahneden ayrıldı. 
    Fakat dinmek bilmeyen alkışlar onları 
    yeniden geri getirdi. Tekrar sahneye çıktılar. 
    Seyircilere tek tek teşekkür ettiler. 
    Birbirlerine sarıldılar. Ve bu gecenin 
    başarısını birlikte kutladılar. 

    4 Temmuz… 

    Gilles de Rais için gerçekten yeni bir 
    başlangıcın günüydü.  

    Sahneden ayrılırken DEE ile SINN’in… 

    Salondan ayrılmaya kıyamıyormuş gibi 
    seyircilere son kez bakıp söyledikleri 
    tek kelime kaldı geriye. 

    “Arigatō!” 

    (Teşekkür ederiz!) 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 16.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 22.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • AION | Fool’s Mate | 09.93

    Sınırları Parçalayan! Öfke Dolu D.BOUND 

    “Z [zetto]” TOUR FINAL 

    30 Haziran 1993 (Çarşamba) 
    Shibuya Kōkaidō 

    2 Haziran’da yeni albümleri “Z [zetto]”yu 
    yayımlayan, yeni kadrosuyla yeniden 
    doğan AION… 

    Eski VIRUS davulcusu Shuu’yu kadrosuna 
    katan grup, Osaka ve Nagoya konserlerini 
    başarıyla tamamladıktan sonra sonunda 
    tam kadro ve tam güçle Tokyo’ya çıktı. 

    “Z” ile “ZERO” döneminin ruhuna dönüşü 
    başarıyla gerçekleştiren AION’un bu yoğun 
    enerjisi, sahneye nasıl yansıyacaktı? 

    Dört kişinin tek bir bütün hâline geldiği o 
    olağanüstü gücü, şimdi doğrudan konser 
    alanından aktaralım. 

    Yazı: Masato Tojo 
    Fotoğraflar: Yohsuke Komatsu 

    Son günlerde yeniden doğan AION’un 
    albümü “Z [zetto]” neredeyse sürekli 
    çaldı kulaklarımda. 
    Geçen sayıda yayımlanan uzun röportajın 
    sonunda IZUMI şakayla karışık, 
    “Aslında artık sıkıldım ama.” (gülüyor) demişti. 

    Ama dürüst olmam gerekirse… Ben hâlâ 
    sıkılmadım. İlk dinleyişte yarattığı etki zaten 
    çok güçlüydü. Fakat albümü tekrar tekrar 
    dinledikçe insan, onun ne kadar derin bir 
    çekim gücüne sahip olduğunu daha iyi
    fark ediyor. 

    İşte tam da bu yüzden Z Touru büyük bir 
    heyecanla bekliyordum. Programım 
    nedeniyle Osaka ve Nagoya konserlerine 
    gidememiştim. Ama sonunda… 

    Hayır… 

    Nihayet sıra Tokyo çıkarmasına gelmişti. 
    30 Haziran. Shibuya Kōkaidō. Ve Z Tour’un 
    final gecesi. 

    Saat 18.48. 
    Salon bir anda karanlığa gömüldü. 

    Albümdeki açılışla aynı ürkütücü SE “Z”, 
    kapkaranlık salonun içinde gururla 
    yankılanıyordu. Sahnenin önüne gerilmiş 
    ince yarı saydam perdeye lazerlerle dev 
    bir “Z” yansıtıldı. Renkler durmadan 
    değişiyordu. 

    Dikkatle bakınca IZUMI’nin gitarına 
    yerleştirilmiş flaşın da ritimle birlikte yanıp 
    söndüğü fark ediliyordu. 

    Derken… 

    Dört siluet dimdik sahnede belirdi. İnsanın 
    tüylerini diken diken eden bir açılıştı. Hiç 
    vakit kaybetmeden ağır ve ezici “TRUTH” 
    başladı. Şarkının ağırlığına uygun biçimde 
    grup üyeleri gereksiz hiçbir harekete 
    başvurmuyordu. Sadece dimdik duruyorlar… 

    Ve o duruş bile başlı başına büyük bir 
    güç hissettiriyordu. İşte bu sağlamlık, 
    AION’un artık ulaştığı olgunluğu gözler 
    önüne seriyordu. Ardından melodik ama
    son derece hızlı “IRA IRA” geldi. 
    “Muhteşem!” Başka söze gerek 
    bırakmayan kusursuz bir akıştı. 

    Üstelik her kısa duraklamada bambaşka 
    renklere bürünen ışık tasarımı gerçekten 
    olağanüstüydü. 
    Konser daha ilk dakikalarından itibaren 
    unutulmayacak görüntüler sunmaya 
    başlamıştı. Bu ihtişamlı ışıklar AION’u 
    olduğundan da görkemli gösteriyordu. 

    Belki de mesele ışıklar değildi… 

    Belki de grubun sahne karizması artık 
    eskisinden çok daha güçlü hissediliyordu.  

    Yeni albüm parçalarının canlı performansı 
    zaten kusursuza yakındı. Buna ek olarak 
    “HUMAN GRIEFMAN” ile “愛音” ve 
    “BE AFRAID” arasında kurulan medley 
    düzenlemesi… Eski şarkılardaki o keskin 
    ve tertemiz performans… 
    Hepsi özellikle övgüyü hak ediyordu. 

    Ve tabii ki… 

    Yeni davulcu Shuu. AION’un içine böylesine 
    doğal oturan bir davulcu görmek gerçekten 
    büyük keyifti. Konser ilerledikçe insanın 
    içinde tek bir düşünce oluşuyordu. 

    “Galiba şu ana kadar izlediğim en iyi
    AION konserini izliyorum.” 

    Orta bölüm adeta Z albümünün geçit 
    törenine dönüştü. NOV’un vokali, 
    albümdekinden bile daha dramatik duyulan 
    “SEA OF YOUR EYES” ile zirveye 
    ulaşıyordu. Arka fonda Los Angeles’ı 
    andıran masmavi gökyüzü beliriyordu. 
    Yaklaşık on dakika süren uzun bir parça 
    olmasına rağmen tek bir an bile uzun 
    hissettirmiyordu. 

    Dramatik yapısı dinleyiciyi sürekli içinde 
    tutuyordu. Ardından gelen enstrümantal 
    “PETER VI” ve her üyeye ayrılan solo 
    bölümleri hakkında ise… 

    Bu kez özellikle yorum yapmayacağım. 

    Güneş gözlüğünü takarak sahneye çıkan 
    DEAN, gösterişli kostüm değişimiyle birlikte 
    “SO MANY”yi seslendirdi. Şarkının 
    yarattığı ferahlık hissiyle aynı anda bütün 
    salon ışığa boğuldu. 

    Ve sonra… 

    Gecenin en büyük anı geldi. İlk kez canlı 
    seslendirilen… “D. BOUND.” … İnanılmazdı. 

    Hayır… 

    Kelimeler yetmiyor. 

    Böylesine karmaşık, böylesine teknik, 
    böylesine nefes kesici bir parçayı bile 
    kusursuz çalıyorlardı. Ardından gelen 
    “JACK” son darbeyi vurdu. Yükselen 
    alevler… Biraz daha hızlandırılmış 
    “CONFESSION”… Ve buna rağmen en 
    ufak bir dağınıklık bile yoktu. 

    Gerçekten… İnanılmazdı. 

    Encore bölümü doğrudan “PLANET” ile 
    başladı. Salondaki AION ailesi her sözü 
    büyük bir coşkuyla söylüyordu. Ardından 
    “THINK EVER AFTER.” Burada özellikle bir 
    isimden bahsetmek gerekiyor. 

    Shuu. 

    Son dönemde izlediğim konserler 
    arasında beni en fazla etkileyen davul 
    performanslarından birini sergiledi. 
    Çalımında hem dolgun bir ağırlık vardı… 
    Hem de jilet gibi keskin bir netlik. (gülüyor) 
    Böyle bir dengeyi yakalamak gerçekten 
    kolay değil. 

    “Sonbaharda yeniden görüşeceğiz.” 

    Bu sözlerin ardından grup “VIOLENT
    BLAZE” ile sahneden ayrıldı. Salonda ise 
    “PETER VI” çalmaya devam ediyordu. 
    Konser boyunca sevinçten sahnede 
    yuvarlanacak kadar coşkulu olan NOV’un 
    söylediği tek cümle hâlâ kulaklarımda. 

    “Bizim doğru bulduğumuz AION işte bu.” 

    Ben de aynı fikirdeyim. 

    Evet… 

    Ben de AION’u tam da böyle seviyorum. 

    Ah… 

    Keşke daha fazla konserlerini izleyebilsem. 

    Gerçekten… 

    İnsan bağımlısı oluyor. 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 15.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 22.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • YMO | Fool’s Mate | 09.93

    YMO / TOKYO DOME 
    1993 – YMO Yeniden Doğuyor 

    “Dağılma”nın ardından geçen yıllardan sonra, 
    1993 – YMO 
    Yeniden Doğuyor projesi, 26 Mayıs’ta 
    yayımlanan TECHNODON albümünü de 
    arkasına alarak yalnızca bu kez 
    gerçekleşeceği söylenen sahneye çıktı. 

    10 ve 11 Haziran’da Tokyo Dome’un dev 
    kubbesi altında gerçekleştirilen bu görkemli 
    buluşmanın son gecesi olan 11 Haziran 
    konserine birlikte göz atalım. 

    11 Haziran 1993 

    Yazı: Eiichi Yoshimura 
    Fotoğraflar: Saori Tsuji 

    1980’lerde toplumsal bir fenomene 
    dönüşmüş bir grup olan YMO söz 
    konusu olunca, yeni albümün ardından 
    gerçekleştirilecek bu iki günlük Tokyo
    Dome konserinin nasıl bir içerikle 
    karşımıza çıkacağı doğal olarak büyük 
    merak konusuydu. 

    Elbette bazı dinleyiciler “Rydeen” ya da 
    “Technopolis” gibi klasiklerin yeniden 
    sahneye taşınmasını umuyordu. Ancak 
    sonuç, herkesin bildiği gibi bambaşka 
    oldu. Ortada ne gösteriş uğruna yapılmış 
    yapay sürprizler vardı… Ne de geçmişe 
    yaslanan zorlama bir nostalji. 

    Sahnede sunulan şey, 90’ların doğal 
    akışı içinde gelişen çağdaş tekno 
    anlayışıydı. 

    Tokyo Dome’daki dev ekranlar ve kubbeye 
    yansıtılan çarpıcı görüntüler görsel 
    açıdan gerçekten etkileyiciydi. Ancak iş 
    müziğe geldiğinde grup son derece 
    sade bir yol izledi. 

    TECHNODON albümündeki parçalar 
    neredeyse albüm sırasına sadık kalınarak 
    seslendirildi. Aralara ve encore bölümüne 
    ise geçmişten birkaç hit şarkı serpiştirildi. 

    Hepsi bu. 

    Ben bunun doğru bir tercih olduğunu 
    düşünüyorum. Çünkü sahnede 
    gördüğümüz şey… 

    Hayranların beklentilerine hoş görünmeye 
    çalışan bir YMO değildi. Geçmişe dönüp 
    nostaljiye sığınan bir YMO da değildi. 
    Karşımızda duran şey, olduğu gibi 
    1993’ün YMO’suydu. 

    Bunun en açık göstergelerinden biri de 
    açılış grubunun The Orb olmasıydı. 
    Bu seçim başlı başına bir mesaj 
    niteliği taşıyordu. 

    The Orb’un kurucularından Dr. Alex
    Paterson, 90’ların elektronik müzik 
    anlayışını temsil eden en önemli 
    isimlerden biriydi. 

    Çünkü 90’ların tekno müziği artık eski 
    anlamdaki tekno-pop değildi. House 
    müziğini temel alan, kulüp kültürüyle 
    iç içe gelişen yeni bir elektronik 
    müzik anlayışıydı. 

    Bu açıdan bakıldığında, güncel tekno üreten
    YMO’nun kulüp atmosferinden adeta on
    bin ışık yılı uzak bir mekân olan Tokyo 
    Dome’da konser vermesi ilk bakışta 
    oldukça zorlayıcı görünüyordu. 

    Buna rağmen ses sistemi öylesine başarılı 
    hazırlanmıştı ki, insan zaman zaman 
    kendisini Tokyo Dome’da değil de çok daha 
    uygun akustiğe sahip bir salondaymış gibi 
    hissediyordu. 

    Elbette böylesine büyük bir mekân 
    seçilmesinin nedeni yalnızca müzik değildi. 
    YMO’yu görmek isteyen on binlerce insanı 
    ağırlayabilecek tek yer de burasıydı. İlk gün 
    ikinci katın en üst sıralarında birkaç boş 
    koltuk göze çarpsa da… 
    Bu son gece tamamen kapalı gişeydi. 

    Set List 

    Birinci Bölüm 
    Be a Superman  
    Nanga DEF?  
    Floating Away  
    Dolphinity  
    I Tre Merli  
    High-Tech Hippies  

    Burada ilk bölüm sona eriyor. Ardından kısa 
    bir ara niteliğinde hazırlanan nostalji 
    bölümüne geçiliyor. Beklendiği gibi 
    salonun coşkusu da bir anda yükseliyor. 

    Nostalji Bölümü 
    Castalia  
    Behind the Mask  
    Chinese Woman  

    İlginçtir ki dağıtılan konser kitapçığında bu 
    bölümde “UT” adlı parçanın da yer alacağı 
    belirtilmişti. Ancak ne ilk gece ne de 
    ikinci gece bu şarkı çalındı. Ardından konser 
    yeniden TECHNODON albümünün 
    ikinci yarısına dönüyor. 

    İkinci Bölüm 
    Nostalgia 
    Silence of Time  
    Waterford  
    O.K  
    Chance  

    Final parçası “Chance”, geçmiş YMO 
    parçalarından alınan sayısız göndermeyi 
    içinde barındıran adeta bir YMO
    mega-mix’i gibiydi. 
    Bu yüzden konseri kapatmak için bundan 
    daha uygun bir seçim düşünülemezdi. 
    Kısa bir aranın ardından sıra encore 
    bölümüne geliyor. 

    Encore 
    Pocket Full Rainbows 

    Bu bölüm aslında klasik anlamda canlı bir 
    performans değildi. Arka planda kayıt 
    çalarken üyeler, neredeyse idol gruplarını 
    andıran eğlenceli bir koreografi sergiliyordu. 

    YMO’nun oyunbaz tarafını göstermesi 
    açısından hoştu. Yine de olmasa da eksikliği 
    hissedilmeyecek bir bölümdü. Ardından 
    grubun ilk albümünden gelen iki klasik 
    geceyi noktaladı. 

    Tong Poo  
    Firecracker 

    Konserin orta bölümündeki eski parçalar 
    günümüz anlayışına göre yeniden 
    düzenlenmişti. Ancak yalnızca bu iki eser, 
    geçmişteki düzenlemelerine sadık 
    kalınarak seslendirildi. İşte bu yüzden 
    etkileri daha da güçlüydü. 

    Ne kaba… 

    Ne de seyirciyi memnun etmek adına 
    gereğinden fazla çaba gösteren 
    bir konserdi. 

    Grubun yapmak istediği şey son derece 
    açıktı. Ve bunu başarıyla 
    gerçekleştirdiler. 

    Özellikle ikinci gece, ilk gün hissedilen 
    gerginlik neredeyse tamamen 
    kaybolmuştu. 

    Performans çok daha rahattı. 

    “Chinese Woman” sırasında doğaçlama 
    biçimde “Cosmic Surfin’” melodisinin 
    duyulması… 

    Bir zamanlar yorumladıkları Beatles klasiği 
    “All You Need Is Love”dan kısa bir pasajın 
    araya serpiştirilmesi… 

    Encore sona erdikten sonra ise 80’lerin 
    başındaki konserleri hatırlatan vocoder’lı 
    anonsun salonda yankılanması… 

    Bütün bunlar ne geçmişe körü körüne 
    bağlıydı… Ne de eski hayranlara yapılmış 
    ucuz bir jestti. Tam kararında bırakılmış 
    küçük selamlar gibiydi. Bu yüzden ister 
    eski YMO’yu sevenlerden olun… 
    İster yeni YMO’yu benimseyenlerden… 
    Bu konserden keyif almamanız 
    neredeyse mümkün değildi. 

    Her ne kadar bunun YMO’nun son yeniden 
    birleşmesi olacağı konuşulsa da… 
    Doğrusunu söylemek gerekirse… 
    Bunun burada sona ermesi gerçekten 
    büyük bir kayıp olurdu. 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 23.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 22.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • By-Sexual | Fool’s Mate | 09.93

    “YOUNG SPIRITS” LIVE REPORT 

    Şu sıralar tam anlamıyla yükselişte olan BY-SEXUAL, genç ruhunu sonuna kadar 
    yansıtan (gülüyor) yeni albümü “YOUNG
    SPIRITS” ile uzun zamandır beklenen yaz 
    turnesi “LIVE SPIRITS”i sonunda başlattı. 

    Aslına bakılırsa, onların durumunda bu yeni 
    albüm sanki yalnızca bu yaz turnesini 
    gerçekleştirebilmek için yayımlanmış gibiydi. 

    Tam anlamıyla… 

    “Yaz geldi, hadi coşalım!” ruhuyla 
    hazırlanmış bir çalışma. 

    O hâlde, gençlik enerjisiyle dopdolu (gülüyor) 
    geçen turnenin ilk gününe birlikte 
    göz atalım. 

    23 Haziran 1993 (Çarşamba) 
    Nakano Sunplaza 

    Yazı: Sachie Tojo 
    Fotoğraflar: Saori Tsuji 

    Yarım yıllık bir aranın ardından BY-
    SEXUAL’ın ülke turnesi nihayet 
    başladı. 

    İlk durak, Nakano Sunplaza. 

    O sabah gökyüzü, yağmur mevsimine yakışır 
    şekilde kapalı ve yağışlıydı. Ama bu hava, 
    salona gelen kimsenin keyfini kaçırmaya 
    yetmedi. 

    Daha kapıda grubun üyelerini taklit eden 
    hayranlar göze çarpıyordu. Bu zaten alışıldık 
    bir manzaraydı. Ancak BY-SEXUAL söz 
    konusu olduğunda iş bununla sınırlı 
    kalmıyordu. Tokkōfuku’lar, transparan 
    denizci üniformaları, T-back’ler, dönemin 
    grunge  modası… Hepsi aynı salonda 
    buluşmuştu. 

    Grubun özgür ruhuna yakışır şekilde, hayran 
    kitlesi de “her şey serbest” anlayışını 
    benimsemiş gibiydi. Gerçi bir tek 
    J-League modasına özenen kimseye 
    rastlamadık… 

    Hayranların kıyafetlerini izlerken konserin 
    başlaması planlanan saat çoktan yirmi 
    dakika geçmişti. Salonda çalan Vince Neil 
    yavaş yavaş kısıldı. Salon ışıkları söndü. 

    Hangi konsere giderseniz gidin, en heyecan 
    verici an her zaman açılış anıdır. 

    Kıpkırmızı takip ışıkları sahnenin iki yanından 
    seyircilerin üzerine uzanıyor. Hoparlörlerden 
    acil durum alarmı yükseliyor. Karanlığa alışan 
    gözler, sahnede beliren siluetleri seçmeye 
    başlıyor. Derken bütün tezahüratlar tek bir 
    noktada birleşiyor… 

    Ve “OH MY!” başlıyor. 

    Gerçekten nefes kesen bir açılıştı. 

    Sahne tamamen aydınlandığında, güneş 
    gözlüğünü takmış SHO sarı tonlarının hâkim 
    olduğu kostümüyle dikkat çekiyordu. Diğer 
    üyelerin kostümlerinde ise kırmızı renk 
    ön plandaydı. 

    RYÖ, yeni gitarını her zamankinden biraz 
    daha yukarıda duracak şekilde kısa askıyla 
    kullanıyordu. DEN’in bembeyaz Steinberger
    bas gitarı ise ışıkların altında göz 
    kamaştırıyordu. SHO, güneş gözlüğünü 
    seyircilere doğru fırlattıktan sonra grup hiç 
    vakit kaybetmeden “BE FREE”ye geçti. 

    Konserin daha ilk bölümünden itibaren 
    seyirciyi sürekli coşturan SHO’nun sesi son 
    derece güçlüydü. Synth düzenlemesiyle 
    dikkat çeken “DYNAMITE GIRL” sırasında 
    yaptığı meşhur monkey dance ile birlikte 
    salondaki “Julisen”ler (Juliana Tokyo’da 
    kullanılan katlanır yelpazeler) daha da büyük 
    bir coşkuyla sallanmaya başladı. 

    Juliana Tokyo’da bu yelpazeler sağa sola 
    sallanırken, burada öne arkaya hareket ediyor 
    olmaları ise işin en eğlenceli ayrıntılarından 
    biriydi. 

    RYÖ ile düet yaptığı “HAPPY BIRTHDAY
    FOR ME” sırasında kullanılanışıklandırma 
    ise gecenin en etkileyici görsel anlarından 
    birini yarattı.Salon karanlığa gömülürken 
    yalnızca üyelerin kıyafetlerinin renkleri 
    yavaşça ortaya çıkıyor, sahnede neredeyse 
    tabloyu andıran bir görüntü oluşuyordu. 

    “Yarım yıllık bir aradan sonra yeniden 
    buluşmuş sevgililer gibiyiz. SHO biraz 
    heyecanlı görünse de…” 
    (Seyirciler kahkahaya boğuluyor.) 
    “Genç ruhumuzla sonuna kadar 
    birlikte eğleneceğiz!” 

    SHO’nun bu konuşması salondan 
    büyük alkış aldı. 

    “Genç ruh”tan söz etse de, kısa süre 
    önce doğum gününü kutlayan DEN artık 
    bir yaş daha almıştı. Üstelik grup arkadaşları 
    ona hiçbir hediye almamıştı. Bunun üzerine 
    DEN de kendi kendine bir video kamera 
    satın alıp o günkü konseri kaydetmek 
    üzere yanında getirmişti. 

    Konserin henüz ilk yarısında SHO’nun bu 
    kadar konuşkan olması ise pek alışıldık bir 
    durum değildi. 

    Buradan itibaren yeni albümden parçalar 
    peş peşe seslendirildi. BY-SEXUAL’ın ilk
    shuffle ritmine sahip şarkısı “SEXY CAT”, 
    canlı performansta beklenenden çok daha 
    etkileyici bir izlenim bıraktı. 
    Sahnenin arkasını kaplayan kırmızı ışıklar 
    eşliğinde çalınan “CHASE” ise, RYÖ’nün 
    vokalinin melodiyi daha da belirgin hâle 
    getirdiği anlardan biriydi. 

    “4D POCKET turnesinde HAPPY
    BIRTHDAY FOR ME’i dans 
    ederek söylemeyi düşünüyorduk.” 
    (Salondan “Kyaa~!” çığlıkları yükseliyor.) 
    “Ama bugün onu zaten yaptık. O yüzden 
    yeni albümden BEGINNER’S DANCE ile 
    sadece biraz…” 
    (Salonu yeniden büyük tezahüratlar kaplıyor.) 
    “…Böyle bir şey bekliyor muydunuz?”
    (gülüşmeler) 

    Elbette bekliyorduk! 

    SHO’nun, “Bunu tek başıma yapmak biraz 
    utandırıyor. Siz de dans ederseniz çok 
    sevinirim.” sözlerinin ardından sahne ile 
    seyirciler “BEGINNER’S DANCE” 
    eşliğinde tek bir bütün hâline gelerek 
    dans etmeye başladı.

    Albüm röportajında söz ettikleri yaz turnesi 
    gerçekten gerçekleşirse, bu şarkının adeta 
    Young Spirits versiyonu bir bon odoriye 
    dönüşmesi hiç de şaşırtıcı olmazdı.
    Belki biraz fazla ileri gidiyoruz ama… 
    (gülüşmeler). 

    Bu sıcak ve samimi atmosferin ardından 
    sahne ışıkları aniden değişti ve yerini 
    karanlık atmosferiyle “NERVOUS” aldı.

    Arka fonda, grubun ilk dönem logosunu 
    taşıyan büyük bir bayrak belirdi. Bu 
    karanlık havanın üzerine dans ritmiyle 
    düzenlenmiş kısa bir enstrümantal bölüm 
    eklendi ve ardından coşku yeniden 
    yükselerek “WELCOME PARTY” başladı.
    Daha kontrollü temposu, gerginliği 
    hissettiren davulları ve Rock’n’Roll ağırlıklı 
    düzenlemesiyle bu bölüm, bugünkü BY-
    SEXUAL’ın ulaştığı müzikal çizgiyi 
    açıkça yansıtıyordu. 

    “Az önceki dans nasıldı? Artık ortada 
    Checkers diye bir grup kalmadığına göre, 
    onları geçmenin tek yolu dans etmekten 
    geçiyor!
    Zaten biz kendimizi bir idol grubu 
    olarak görüyoruz!” (gülüşmeler) 

    SHO’nun bu esprili MC konuşmasıyla 
    salondaki coşku bir kez daha 
    zirveye ulaştı. “WHITE CHERRY” 
    sırasında sahnenin önündeki üç üye, 
    ritme kusursuz bir uyumla aynı anda 
    zıplarken konser de ikinci yarısına 
    iyice hız kazandırdı. 

    Sahnenin tavanından sarkan ışıklar ağır ağır 
    alçalırken, DEN’in chopper tekniğiyle çaldığı 
    basın zaman zaman diğer enstrümanların 
    önüne geçmesi ses dengesini biraz 
    gölgeliyordu; bu da gecenin küçük 
    eksilerinden biriydi. 

    Bununla birlikte günün en dikkat çekici anı 
    hiç kuşkusuz “PSYCHIC DANCE” oldu. 
    Davullar elektronik altyapıya geçiş 
    yaptığında, grunge tarzı kıyafetleriyle 
    NAO sahnenin sağ arka köşesinde belirdi. 
    Elindeki tefi ritme eşlik ederek çalarken 
    tüm vücuduyla müziğe kendini bırakıyordu.
    Uzun zamandır bu performansı izleme 
    fırsatı bulamayan hayranlar ise büyük bir 
    coşkuyla karşılık verdi. 

    Bu enerji hiç kesilmeden “THANK YOU
    FOR SMILE”a taşındı. SHO, Checkers’ın 
    “Namida no Request” şarkısındaki dans 
    figürlerini andıran hareketleri seyircilere 
    göstererek salonun ilgisini tamamen 
    üzerine çekti. 

    Temposu biraz düşürülerek yorumlanan 
    “GET, START, DON’T STOP, GO GO!”ın 
    ardından konser, “PRINCESS S.O.S!!” ile 
    ana bölümünü tamamladı. Rock’n’Roll 
    ağırlıklı bu üçlü kapanış, gecenin enerjisini 
    son ana kadar korumayı başardı. 

    Enkorda ise “SO BAD BOY” yeniden 
    sahneye taşındı ve gece, “Q2” ile noktalandı. 

    Işık ile gölge… Sakinlikle hareket…
    Pop ile siber punk… 

    BY-SEXUAL eğlenceyi her zaman müziğinin 
    ayrılmaz bir parçası olarak kullanıyor. Ancak 
    bu gecenin asıl dikkat çekici yanı, tüm bu 
    zıtlıkları belirgin kontrastlar hâlinde sahneye 
    taşımasıydı. Sonuç olarak ortaya çıkan 
    konser, yalnızca yeni albümden şarkılar 
    çalan bir tanıtım gecesi değil; albümün 
    akışını, atmosferini ve kimliğini baştan sona 
    sahneye taşıyan bütünlüklü bir performans 
    olarak hafızalarda yer etti. 

    #Notlar:

    ■ Tokkōfuku (特攻服) 
    1970’lerden itibaren Japonya’daki bōsōzoku 
    (motorcu gençlik grupları) kültürüyle 
    özdeşleşen uzun işlemeli mont ve üniformalar.
    80’ler ve 90’larda Visual Kei ile rock 
    konserlerinde de sıkça görülürdü. 

    ■ Julisen (ジュリセン) 
    Katlanır plastik yelpaze. 1990’ların başında 
    Tokyo’daki Juliana Tokyo gece kulübüyle ün 
    kazandı. Dans ederken ritim tutmak için 
    kullanılırdı ve dönemin pop kültürünün 
    simgelerinden biri hâline geldi. 

    ■ Juliana Tokyo 
    1991–1994 yılları arasında faaliyet gösteren 
    ve Japonya’nın “bubble economy” döneminin 
    en ikonik gece kulüplerinden biri.
    Julisen kültürünün doğduğu yer olarak bilinir. 

    ■ Shuffle Beat 
    Rock ve blues kökenli, düz ritim yerine 
    sallanan (“swing”) bir hissiyat veren davul 
    ritmi. Konserde çalınan “SEXY CAT”,
    BY-SEXUAL’ın bu tarzı kullandığı ilk 
    şarkılardan biri olarak tanıtılıyor. 

    Kaynak: Fool’s Mate
    Yayın Yılı: 09.1993
    Orijinal Dil: Japonca
    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish

    İlk Çeviri Yayınlama: 24.09.2025
    Revize Edilmiş Sürüm: 22.07.2026

    Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.

  • Neo Japaneseque Kagrra,

    Neo Japaneseque — Kagrra,’nın Dört Mevsim Yolculuğu

    Modern Japon estetiğini mevsimlerin diliyle anlatan 12 sayfalık özel fotoğraf dosyası.

    Bu çalışma yalnızca bir fotoğraf çekimi değil; Kagrra,’nın müziğini şekillendiren Japon estetiğini, mevsim döngüsünü ve şiirsel anlatımını bir araya getiren konsept bir editoryal çalışmadır. Bu çeviride yalnızca metinleri değil, sayfalarda kullanılan sembolleri ve kültürel göndermeleri de açıklamaya çalıştım.

    “Bir röportaj okumaya başlamıyorsunuz. Bir mevsim yolculuğuna çıkıyorsunuz.”

    ネオ・ジャパネスク

    Neo Japaneseque

    Normalde Japonlar “Japanese” demezdi. Buradaki Japaneseque
    (ジャパネスク), Fransızca kökenli -esque ekinden gelir ve sanat
    dünyasında: “…üslubunda” / “…estetiğinde” anlamına gelir.

    Yani Neo Japaneseque demek, Modern Japon Estetiği /
    Yeni Japon Zarafeti gibi bir kavram.

    Bu aslında Kagrra,’nın bütün kariyerini anlatan iki kelime.

    サウンドにおいても / Müziklerinde de…
    ヴィジュアルにおいても / Görsel dünyalarında da…
    (Kıyafet, makyaj, fotoğraf, sahne… hepsi)
    独特の「和」/ 和 Tek başına “Japon” değildir.
    Bu karakter; uyum, huzur, denge, Japon ruhu, geleneksel
    Japon estetiği… hepsini aynı anda anlatır.

    Bu yüzden Japonya’nın eski adı 大和 (Yamato) bile bu
    karakteri kullanır.

    Yani aslında denen “Kagrra, Japon estetiğinin ruhunu taşıyor.”
    Sonra hemen yanına 「雅」ekliyor, okunuşu miyabi
    (zarafet, incelik, aristokrat güzellik, Heian dönemi estetiği, şiirsellik)
    Yani Wa: Japon ruhu / Miyabi: Japon estetiği
    “Kagrra,’nın sanatı, Japon ruhu ile zarafetin birleşimidir.”

    を追い続ける
    追う kovalamak, devam etmek, aramaya devam etmek
    …aramayı sürdüren / …peşinden gitmeye devam eden

    “Kagrra,, hem müziğinde hem de görsel anlatımında kendine özgü
    bir Japon ruhunu ve zarafet anlayışını aramayı sürdüren bir grup.”
    -sahip demiyor dikkat! peşinden giden diyor, çünkü sanat bitmez,
    sürekli aranır. Bu da çok Japonca bir düşünce.

    Kısacası ilk giriş:
    Hem müziğinde hem de görsel dünyasında Japon ruhunu ve
    zarafetini kendine özgü biçimde yaşatmayı sürdüren Kagrra,. Bu
    özel fotoğraf çalışmasında grubun anlattığı hikâyeler ve şiirlerden
    ilham alınarak, dört mevsim teması üzerinden değişen duyguları ve
    farklı yüzleri okuyucuyla buluşturuluyor.

    İlk şiir notlarımız:
    生命 / Seimei: Yaşam
    Ama biyolojik anlamda değil.
    Daha çok: Can / Yaşam enerjisi

    息吹 / nefes + üflemek: Hayatın nefesi
    “filizlenmek” / “can bulmak” / “doğanın yeniden nefes alması”
    burada ilkbahar ile beraber kullanılmış.

    陽炎 / bunun Türkçede tam karşılığı yok 😦
    Yazın asfaltın üzerinde gördüğün dalgalanan hava vardır ya… işte o.
    ama Japon şiirinde: ulaşılamayan şey, geçicilik, anılar, kaybolan
    görüntüler demek. Yani “Geçip giden zaman” dan bahsediliyor.

    徒然なるままに / Japon edebiyatının en önemli klasiklerinden biri
    olan Tsurezuregusa (徒然草) ile özdeşleşmiş bir ifadedir.
    Bu ifade: “öylesine” değil, daha çok: Zamanın akışına kendini
    bırakarak… / Doğal akış içinde… / Olacağına varır diyerek… gibi bir
    kabulleniş hissi taşır.

    Şiirimize bakalım:

    Yaşamın yeniden nefes aldığı ilkbaharda da,
    Sıcak havanın titreşerek ufku dalgalandırdığı yazda da,
    Zamanın akışına kendimi bırakırken bile,
    Bu duyguları kalbimden silemiyorum.

    #Pluto: İlk şiirde kullanılan mevsimler ilkbahar ve yaz. Bunlar Japon
    kültüründe: doğuş, gençlik, umut, canlanma ile ilişkilendirilir. Ama şiirin sonunda buna rağmen: “Bu duyguları silemiyorum.” deniyor.
    Yani baharın gelişi bile kalpteki özlemi hafifletemiyor.

    始 (Hajimari)
    はじめ (Hajime) / はじまり (Hajimari):
    Başlangıç / Bir şeyin doğuşu / Hikâyenin ilk adımı
    Ama Japoncada bundan biraz daha fazlası var.

    始 iki parçadan oluşuyor.
    左 (sol taraf) 女 :Kadın.
    Sağ taraf 台: Eski Çince kökenli bir ses bileşeni.
    Eski sözlüklerde bu karakter; “Bir yaşamın başlaması” / “Doğum” ile
    ilişkilendiriliyor.
    Yani “başlangıç” derken mekanik bir başlangıç değil. Canlı bir şeyin
    dünyaya gelişi. İlk sayfadaki “生命 (yaşam)” ile de güzel bir bağ
    kuruyor.

    儚げに散る秋も
    儚い (hakanai): Geçici / Fanî
    Bir anda yok olacak kadar narin
    Bu kelime Japon edebiyatının en sevdiği kelimelerden biridir.
    Mesela kiraz çiçekleri için de kullanılır.
    Çünkü güzeldir. Ama kısa sürer.

    散る: Dökülmek / Dağılmak / Yaprakların düşmesi

    “Hüzünle yapraklarını döken sonbaharda bile…”

    吐息を奪う冬も
    吐息: Nefes
    奪う: Çalmak / Elinden almak / Kapıp götürmek

    “Nefesi çalan kış bile…”

    Çünkü soğuk hava gerçekten nefesi keser ama aynı zamanda
    üzüntü, özlem, yalnızlık da insanın nefesini keser.

    徒然なるままに
    mevsimler değişiyor ama insanın kalbi değişmişiyor 🙂

    この想いを消せぬまま
    “Bu duyguları içimden silemeden…”

    Şiirimize bakalım:

    Yapraklarını sessizce döken sonbaharda da,
    Nefesimi alıp götüren kışta da,
    Zamanın akışına bıraksam bile kendimi,
    Kalbimde taşıdığım bu duygular silinmiyor.

    #Kısa bilgi:
    Japon tasarım anlayışı “Boşluk”
    yani 間 (ma), Japon estetiğinde en az doluluk kadar önemlidir. “Ma”,
    nesneler arasındaki anlamlı boşluğu ifade eder; sessizlik, bekleyiş
    ve nefes alma alanıdır.

    #Pluto: anlatım ritmi ve bölümleme biçimi sanki eski Japon resim
    tomarlarını (emakimono) hatırlattı.

    春 (Haru) : İlkbahar
    Ama tabii ki sadece bu anlama gelmiyor. Çünkü Japonlar için 春
    sadece bir mevsim değildir.
    yeniden doğuş, ilk aşk, gençlik, umut, yeni başlangıç, okul yılı,
    mezuniyet, vedalar

    Sadece iki satır. Ama inanılmaz yoğun.
    Hadi bakalım.

    淡色 : Açık renk
    Ama şiirde öyle çevrilmez.
    淡 (awai) şu anlamları taşır: belli belirsiz, silik, narin, hafif, pastel

    İlkbahar daha yeni başlamış. Henüz renkler tam canlı değil.
    O yüzden “淡” kullanılıyor.

    蝶旋
    蝶 : Kelebek / 旋 : Dönmek, Spiral çizmek, Daire oluşturmak
    “Kelebeğin kanat izini çizercesine…”
    染まる: Normalde boyanmak, renk almak. Ama şiirde; bir şeye
    karışmak, onun parçası olmak.
    ように : Sanki… Gibi…
    吹かれて : Savrulmak, Esmek, Rüzgâr tarafından taşınmak
    “Rüzgârın rengine karışır gibi usulca savruluyor.”

    #Pluto: Japon şiirinde rüzgârın rengi olur 😀

    #Kısa bilgi: ayame (菖蒲) yani iris
    Japon kültüründe iris; kötülükten korunma, cesaret, arınma ile
    ilişkilendirilir.
    5 Mayıs’taki geleneksel Shōbu no Sekku (bugünkü Çocuklar
    Günü’nün kökenlerinden biri) kutlamalarında iris yaprakları
    kullanılırdı; uzun yapraklarının kılıca benzetilmesi nedeniyle güç
    ve korunmayı simgelerdi. Yani rastgele çiçek seçmemişler.

    #Pluto: bence Isshi burada baharın kendisi.

    音の無い : Sesin olmadığı, Sessiz
    翳った : Gölgelenmiş
    ama bunun içinde; kararmış, hüzün çökmüş, ışığını kaybetmiş
    anlamları da var.
    “Gölgelere bürünmüş”

    月夜 : Ay gecesi.
    Ayın Japon şiirinde ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz diye
    yorumladım ama olsun not bırakalım.
    özlem / yalnızlık / geçmiş / bekleyiş
    “Sesin bile ulaşmadığı gölgeli bir ay gecesinde…”

    #Pluto:çoğu yeri atlıyorum biliyorsunuz diye ama yani gerek yok
    çok ayrıntıya diyerek geçiyorum kızmayın)

    独り心映されて
    Burada ince bir ayrıntı var.
    独り: Yalnız, Tek başına
    ama yalnızlık burada fiziksel değil içsel.
    映されて : Yansıtılmak / Yansımasını görmek
    “Yalnız kalan kalbim kendi yansımasına bakıyor.”

    Sanki suya bakıyor gibi.

    闇の中を手探りで捜す記憶 (çevirmesi zor ama başarabiliriz)
    Ellerinle yoklayarak aramak. Mesela elektrikler kesilir. Duvarı ellerinle
    ararsın. İşte o hareket. Ama burada Anıları arıyor.
    “Karanlığın içinde, ellerimle yoklar gibi anılarımı arıyorum.”

    浮かばせて : Bu fiil “Su yüzüne çıkmak” demek.
    Ama anılar için kullanılmış.
    “Hatıralar yavaşça su yüzüne çıkıyor.”

    #Pluto: cidden oturdum sudaki yansımama bakıyorum.

    頬を撫でる懐かしい声
    頬 : Yanak
    撫でる : Okşamak
    懐かしい : Özlenen / Tanıdık / Eski günleri hatırlatan
    声 : Ses
    “Yanağımı okşayan o tanıdık ses…”

    何処に隠れたの : Nereye saklandın?
    ama…. sitem ediyor, öfke yok. Nereye gittin…?
    Şimdi nereye saklandın…? gibi

    無情に舞い : Acımasızca savruluyor
    舞う: aslında dans etmek. Ama çiçek yaprakları için de kullanılır.
    “yaprak gibi uçuyor”

    春の日は幾度も巡って
    巡る : Japoncada sadece dönmek değildir. Yılların, Mevsimlerin,
    Kaderin tekrar tekrar geri gelmesi.
    İlkbahar yine geliyor. Ama… İnsan aynı insan değil.

    咲いては儚く散り急ぐ
    Çiçek açıyor ve hemen dökülüyor.

    #Kısa bilgi: Bu, Japonların çok sevdiği mono no aware (物の哀れ)
    anlayışını çağrıştırıyor: Güzelliğin tam da geçici olduğu için insanın
    içine işleyen o tatlı hüzün.

    抱き寄せて交わした約束は : Bir zamanlar sarılarak verdiğimiz söz…

    Bir zamanlar birbirimize sarılarak verdiğimiz sözler…
    Acaba hangi baharda yeniden çiçek açacak?

    夏 : Yaz
    canlılık, büyüme, enerji, tutku, hayatın en dolu zamanı

    青 : Mavi ama Japoncada aynı zamanda Yeşil
    “yeni yeşermiş yapraklar”

    #Kısa bilgi: Eski Japon şiirinde 青葉 hep erken yaz demektir.
    Kirazlar geçti. Şimdi ağaçlar tamamen yeşil.

    撫でる
    Bu sefer “yaprakları okşayan rüzgâr”

    風 : Rüzgâr(en çok geçen kelime)
    Ama Japon şiirinde rüzgâr; zaman, haber, hatıra, ayrılık,
    karşılaşma anlamlarına da gelir.
    “Yeni yeşeren yaprakları okşayan rüzgâr…”

    夢現つつ
    夢現 okunuşu yumemutsutsu : Bu klasik Japon edebiyatının çok
    sevdiği ifadelerden biridir. Anlamı: Rüya ile gerçek arasında kalmak.
    Ne tamamen uyanıksın. Ne tamamen rüyadasın. Tam aradaki hâl.
    心を揺らす : Kalbi sallıyor / Sarsıyor / Dalgalandırıyor

    Yeni yeşeren yaprakları okşayan rüzgâr,
    Rüya ile gerçeğin arasında salınan kalbimi usulca titretiyor.

    #Pluto: Tam Kagrra, oldu bu çeviri 🙂

    #Kısa bilgi: Japonya’da Ejderha: su, nehir, yağmur, bereket, yaşam
    Yazın gelmesiyle yağmur gelir, pirinç büyür, hayat devam eder.
    Yani ejderha yaz.

    #Pluto: sayfa tasarımı aynı Rinpa okulunun altın zeminli paravanları
    birazda Edo dönemi… bayılıyorum Japon estetiğine. Kagrra, Japon
    klasik şiirindeki (waka ve tanka) doğa imgelerini çok sever.
    O yüzden bu kadar çok aynı imgeler var.

    秋 (Aki) : Sonbahar
    Japon kültüründe sonbahar, belki de en şiirsel mevsimdir.
    Özellikle klasik Japon şiirinde sonbahar, çoğu zaman “geçen
    zamanın farkına varılan mevsim” olarak işlenir.

    İlkbaharda iris vardı. Yazda efsanevi yaratıklar. Şimdi ise sadece…
    Akçaağaç yaprakları. Neden? Çünkü sonbaharın en güçlü sembolü
    budur. Ama daha güzeli… Yapraklar yukarıdan aşağı inmiyor. Kıvrılarak ilerliyorlar. Sanki zaman akıyor.

    揺れる : Sallanan, Dalgalanan, Hafifçe hareket eden
    髪 : Saç
    香り: Koku, koku değil aslında… güzel koku, hafif esans
    に捲かれ(巻かれ): Sarılmak, Çevrelenmek, İçine alınmak
    “Rüzgârla salınan saçlarının kokusu beni usulca sarıyor”

    Rüzgâr açıkça söylenmiyor ama hissediliyor.

    時間 : Zaman
    重ね : Üst üste birikmek / Katman katman olmak
    陰 : Gölge
    (ama aynı zamanda; İçe kapanıklık, Sessizlik, Hüznün bıraktığı iz)
    “Üst üste biriken zamanın gölgeleri birbirine karışıyor”

    浅葱色 (asagi-iro)
    Bu herhangi bir mavi değil.

    #Kısa bilgi: Asagi, Japonya’ya özgü çok özel bir renk. Mavi ile yeşil
    arasında. Eski kimonolarda çok kullanılır. Hatta Shinsengumi’nin
    meşhur haori ceketlerinin rengi de bu tona yakındır.

    羽織 / Haori : Yani kimononun üzerine giyilen kısa ceket
    纏い : Üzerine almak, Kuşanmak
    “Soluk mavi-yeşil bir haoriyi omuzlarıma alarak…”

    淡い夢を観た
    淡い : Solgun, Hafif, Belirsiz
    夢 : Rüya
    Normalde “rüya görmek” için 見る de kullanılabilir.
    Ama burada 観る yazılmış. Bu kullanım, yalnızca “görmek”ten biraz
    daha bilinçli bir bakışı çağrıştırır; sanki rüyanın içine dikkatle
    bakmak, onu seyretmek gibi.
    “Solgun bir düş gördüm. / Silik bir rüyaya daldım.”

    Şiirimize bakalım:

    Rüzgârda salınan saçlarının kokusu beni usulca sararken,
    Yılların üst üste bıraktığı gölgeler birbirine karışıyor.
    Soluk mavi-yeşil bir haoriyi omuzlarıma alıyor,
    Ve silik bir düşe dalıyorum.

    朱 (shu) : Bu “kırmızı” değil, “zinnabar kırmızısı”
    Yani; tapınak kapılarının, torii’lerin, eski mürekkebin, lak işçiliğinin
    kırmızısı. Özellikle 赤 dememiş 朱 demiş.
    染められた : Boyanmış, Rengine bürünmüş, Kaplanmış
    “Kızıl renge bürünmüş…”

    枯れ葉 : Kurumuş yapraklar, Sonbahar yaprakları
    に抱かれ
    抱く: Sarılmak, Kucaklamak.
    “Kızıl yaprakların kucağında…”

    埋もれた貴女に
    貴女 : Bu normal あなた değil. Bu, kadına hitap ederken kullanılan
    çok edebi bir yazım. Türkçede “Sen” dersek eksik kalıyor. Biraz
    “Sevgili sen” gibi.
    埋もれた : Gömmek, Kaybolmak, Yaprakların altında kalmak
    “Kızıl yaprakların altında kaybolan sana…”

    吐息を浴びせてみた
    İşte yine… ilk sayfadan beri peşimizi bırakmayan Nefes.
    浴びせる : Üzerine dökmek, Yağdırmak, Sarmak
    “Nefesimi sana ulaştırmaya çalıştım.”

    眩い : Göz kamaştırıcı
    輝く: Parlamak
    恋 : Aşk
    “Bir zamanlar göz kamaştıracak kadar parlak olan aşk…”

    この掌に

    掌 : El değil, “Avuç içi”, bu ayrıntı çok Japonca 🙂
    “Bu avuçlarımın içinde…”

    運命に弄ばれた
    弄ぶ : Oyuncak etmek
    ama şiirde; “Kaderin oyuncağı olmak”
    運命 : Kader
    “Kaderin insafına bırakılmış…”

    微睡む魂の聲
    微睡む : Yarı uykuda olmak
    !夢現 (yumemutsutsu) yine aynı fikir!
    魂 : Ruh
    聲 Eski yazımla Ses. Bugünkü 声 yerine 聲 kullanılmış.
    “Yarı uykuda gezinen ruhun sesi…”

    ねぇ・・・
    ねぇ Japoncada “Hey” değildir. Çok yumuşak, birine “Bak…” der gibi.
    愛しい : Canım, Sevgilim, Çok sevdiğim, Kalbimin en değerli kişisi

    Şiirimize bakalım:

    Kızıl renge bürünmüş kurumuş yaprakların kucağında,
    Onların altında kaybolan sana nefesimi ulaştırmaya çalıştım.
    Bir zamanlar göz kamaştıran aşk, şimdi avuçlarımın içinde;
    Kaderin insafına bırakılmış, yarı uykudaki ruhun sesi gibi yankılanıyor.
    “Hey…”
    “…Sevgilim.”

    冬 (Fuyu) : Kış
    Ama Japon şiirinde kış sadece kar değildir.
    sessizlik, arınma, bekleyiş, yalnızlık, yeni başlangıcın hemen
    öncesindeki durgunluk demektir.

    鳴呼 : “Ah…” demek. Ama normal “ああ” değil.
    Daha dramatik. Daha iç çekiş gibi. Sanki biri derin bir nefes alıyor.

    風に浮かぶ “Rüzgârın üzerinde süzülen…”
    夢の破片
    夢 : Rüya 破片 : Parça, Kırık parça
    “Rüyanın kırık parçaları.”

    はらり降りて
    İşte bu Japoncanın büyüsü.
    はらり bir yansıma sözcüğü. Sessizce… Tek tek… Usulca… Bir
    yaprağın ya da kar tanesinin yere düşmesi gibi.

    “Usulca süzülerek yere inerken…”

    時を越えて : “Zamanı aşarak…”
    愛を抱いて : “Sevgiyi bağrıma basarak… /
    Sevgiyi içimde taşıyarak…”

    懐かしいあの頃へ
    懐かしい (natsukashii). Geldik zor çeviriye 😀
    Çünkü sadece “özledim” değildir. “Sıcacık hatırladığım eski günler”
    demektir.
    “O özlemle andığım günlere doğru…”

    白銀の世界
    白銀 : Gümüş beyazı
    Karlı dünya, Karla kaplanmış manzara, Işığı yansıtan beyaz
    Sadece “Beyaz” değil.

    色褪せぬ憶い
    色褪せぬ : Hiç solmayan
    ama bu sefer bi farkla, 想い değil, 憶い yazılmış. İkisi de “omoi”
    okunuyor.
    想い → Kalpte taşınan duygu.
    憶い → Hafızayla, anıyla ilişkili hatırlayış.

    天に翳して : Göğe doğru kaldırıyorum, Havaya kaldırıyorum,
    Hatıralarımı gökyüzüne sunuyorum

    Şiirimize bakalım:

    Ah… Rüzgârda süzülen rüyanın kırık parçaları
    Usulca yere inerken…
    Ah… Sevgiyi kalbime alıp zamanın ötesine geçerek,
    O özlemle andığım günlere dönüyorum…

    Ufka dek uzanan gümüş beyazı dünyanın içinde,
    Hiç solmayan anılarımı şimdi gökyüzüne kaldırıyorum.

    #Pluto: Sanki bir filmin kapanış monoloğu gibi.

    #Kısa bilgi: Japon resim sanatında çam (matsu) dört mevsim yeşil kaldığı için uzun ömrün, dayanıklılığın ve sürekliliğin simgesidir.

    Sonbaharda akçaağaç yaprakları dökülüyordu. Kışta ise yapraklarını dökmeyen çam geliyor.

    “Her şey geçer. Ama bazı şeyler kalır.”

    mürekkep manzarası (suiboku-ga)

    鳴呼…風に揺れる夢の季節はらりはらり
    鳴呼 : “Ah…”
    Sanki şarkının ilk notasından önce alınan nefes 🙂

    風に : Rüzgârda
    揺れる : Sallanmak, Dalgalanmak, Hafifçe titreşmek
    Daha çok; İnce bir dalın rüzgârla salınması, Kimono kolunun hafifçe
    hareket etmesi, Saç telinin kıpırdaması

    夢の季節
    季節 : Mevsim
    Buna direk “rüya mevsimi” diyemeyiz
    Rüyaların mevsimi veya Rüya gibi geçen mevsim

    はらりはらり (evet yine o yerdeyiz :D)
    Bu bir giseigo (yansıma sözcüğü)
    Tek tek düşen şeyleri. Yaprak, Kar, Çiçek yaprağı
    Sessizce, Yavaşça, Süzülerek
    Bir değil… İki kere yazılmış.
    はらりはらり
    Niye? Çünkü düşüş devam ediyor 😀

    Ah… Rüzgârda salınan düş mevsimi,
    Yaprak yaprak usulca dökülüyor…

    ya da

    Ah… Rüya gibi geçen mevsim,
    Sessizce, yaprak yaprak üzerime süzülüyor…

    #Pluto: Ah… bilemedim. Zorlandığım bir yer.

    鳴呼…風に浮かぶ夢の破片はらり降りて
    浮かぶ : Süzülmek, Yüzmek, Havada asılı kalmak
    Önce “Rüyanın mevsimi” şimdi
    夢の破片 “O rüyanın geriye kalan parçaları”

    はらり降りて ama bu sefer sonuna 降りて eklenmiş.
    Yani artık sadece süzülmüyor. Gerçekten yere iniyor.
    Bir süreç tamamlanıyor.

    Ah… Rüzgârın taşıdığı düş kırıntıları,
    Usulca yere süzülüyor…

    ya da

    Ah… Rüzgârda süzülen rüya parçaları,
    Sessizce toprağa düşüyor…

    #Pluto: çeviri seçimlerini size bırakıyorum.
    Nasıl hoşunuza giderse ❤

    結 (Ketsu (on’yomi) Musubu / Musubi / Yui (kun’yomi ve isimlerde))
    En temel anlamı; Bağlamak, İki şeyi birbirine bağlamak,
    Düğüm atmak, Birleştirmek
    Geniş anlamı:Bağ kurmak, Sonuçlandırmak, Tamamlamak, Bir
    hikâyeyi düğümlemek, Bir ilişkiyi kurmak, Bir döngüyü kapatmak

    Biz buna kısacası “Son” diyebiliriz.

    Neden direk 終 /Son demedi diye sorarsak,
    “Her şey birbirine bağlandı.” anlamı daha baskın çıkıyor.

    Japon kültüründe 結 , 結ぶ (musubu) fiili inanılmaz önemlidir.
    Sadece ip bağlamak değildir.
    İnsanlarla kurulan bağ. Kaderlerin birbirine bağlanması. Evlilik bağı.
    Dua ederken bağlanan kâğıtlar (omikuji). Şinto’da görünmeyen
    bağlar. Hepsi aynı kökten gelir.
    Japon estetiğinde bir şey bitmez. Bağlanır. Döngü tamamlanır.


    淡色の吐息は螺旋を描き
    淡色 (awairo)
    淡 : Soluk, Hafif, Yumuşak
    色 : Renk
    Pastel ton, Soluk renk, Belirsiz renk
    Ama şiirde renk demiyor, daha çok iz gibi.

    螺旋 (Rasen) : Spiral, Sarmal, Helezon

    Japon estetiğinde spiral, sürekli dönüşü, devam eden hareketi,
    sonsuzluğu çağrıştırabilir.

    描き (描く) : Çizmek, Tasvir etmek, Şekil oluşturmak

    Soluk renkli nefes, göğe doğru spiral çiziyor…
    Pastel bir nefes sarmallar oluşturarak yükseliyor…

    İkisinden biri, tercih sizin..:)

    風に染まる様に吹かれて
    “Sanki rüzgârın rengine boyanır gibi savruluyor.”

    Şiirimize bakalım:

    Solgun renkli bir nefes, sarmallar çizerek yükseliyor;
    Rüzgârın rengine karışır gibi usulca savruluyor.

    ya da

    Soluk bir nefes, göğe doğru sarmallar çizerken;
    Rüzgârın rengini içine çekercesine uzaklara savruluyor.

    愛しきは / Burada yine 愛しい (itoshii) kökünü görüyoruz.
    “Sevdiğim şey… / Benim için en kıymetlisi…”

    貴女への想いを / Yine normal “Sen” değil, edebî, zarif
    想い : Kalbin taşıdığı his
    奏で bu fiil önemli
    奏でる : Müzik çalmak, Bir ezgi icra etmek, Sesiyle dile getirmek
    Normal “söylemek” değil.
    “Sana duyduğum hisleri bir ezgiye dönüştürmek.”

    終わる事を知らず : Bitmeyi bilmeden,
    Sonunun ne olduğunu bilmeden
    “Hiç sona ermeyecekmiş gibi…”

    その音色のせて
    音色 : Ses rengi, Tını, Melodi
    のせて : Üzerine bindirmek, Taşımak
    “O tınıya yükleyerek…”

    歌う事でしょう
    “Şarkı söylemeye devam edeceğim.”

    私の命朽ちるまで
    命 : Hayat, Ömür
    朽ちる: Çürümek, Yok olmak, Toprağa karışmak
    Normal “ölmek” fiili değil. Doğal olarak tükenmek.
    “Ömrüm toprağa karışıncaya dek…”

    Şiirimize bakalım:

    Sana duyduğum sevgiyi ezgilere dönüştüreceğim.
    Onun hiç sona ermeyeceğini bilerek;
    O duygunun tınısını yüklenip şarkı söylemeye devam edeceğim,
    Ömrüm tükenene dek.

    #Pluto: Bu… Kagrra,’nın manifestosu gibi.
    Dört mevsimi baştan sona bakınca;
    “Bu hikâye sona ermedi. Sadece tamamlandı ve yeniden
    başlayacak.”
    Ve okuyucuya;
    “Artık bu yolculuğun anlamını sen tamamla.”
    kalıyor.

    詩片=一志(Kagrra)
    Şiir parçaları: Isshi (Kagrra,)

    撮影=加藤正憲
    Fotoğraflar: Masanori Katō

    Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
    Duygular: Sizlere ait