Canlı müzik sahnesi, bir an olsun durmaksızın hareket etmeye devam ediyor.
Yeni bir müzikal kimlik arayışındaki grupların ardı ardına ortaya çıktığı şu dönemde, bu kez mevcut sahneye yeniden göz atarken son zamanlarda dikkat çeken, gelecek vadeden grupları seçtik. Onları tanıtmanın yanı sıra, nasıl bir özgünlüğün peşinden gittiklerini ve bir grup olarak kendilerini nasıl var etmeye çalıştıklarını da anket formatında sorduk.
VOGUE Angè∞Graie SLEEP MY DEAR Kneuklid-Romance SCARE CROW MALICE MIZER NERVE if… 堕天使 (Daten-shi) ROSÉ NOIR LITTLE VAMPIRE LALA+MELEIS
Planlama & Metin: Kazumi Kanoh
Sonsuz yönlere özgürce kanat açarak faaliyet gösteren gruplar
Televizyon ve diğer medya araçlarının desteğiyle yaşanan, bir dönem fırtına gibi esen grup patlamaları artık yalnızca geçmişte kalmış bir anı gibi görünüyor. “Gerçek olanlar hayatta kaldı” gibi anlamsız tartışmalar da daha yeni sona ermişken, kendi güçlerini sonuna kadar ortaya koyarak gelişmeye çalışan gruplar hâlâ durmaksızın ortaya çıkıyor.
BUCK-TICK, X, LADIES ROOM, Zi:kill, LUNA SEA, JUSTY-NASTY, GARGOYLE… Bağımsız sahneden ana akıma geçtikten sonra gösterdikleri dikkat çekici başarıları sıralamaya kalksak sonu gelmez. Kendilerine özgü güçlü bir grup kimliği ortaya koyarak müzik dergilerinin kapaklarını süslüyorlar. Elbette bu grupların da canlı müzik sahnesinden geçerek sayısız zorluğun üstesinden geldiğini ve kendi yollarını açan öncüler hâline geldiklerini söylemeye gerek bile yok.
Kim tarafından ortaya atıldığı bilinmez ama zamanla “Visual Kei” gibi bir terim oluştu ve doğal bir şekilde kullanılmaya başlandı. Ondan önce “saç dikme tarzı” deniyordu; belki de şimdiki isim hâlâ daha iyidir.
Fakat bu kelimeyi kullananlarla bu kelimeyle tanımlananların her ikisi açısından da sorunlar olduğunu düşünüyordum. Sadece görsellik yeterli mi, müzik hiç önemli değil mi? Saçlarını dikerek, makyaj yaparak ve gösterişli kıyafetler giyerek sahneye çıkan her grup bu kategorinin içine giriyordu; bunun gruplar açısından da pek hoş bir durum olmadığını düşünüyordum. Böyle bir kategoriye sokulan gruplardan hiç itiraz gelmiyor muydu?
Sadece “dikkat çektiği için” ya da “havalı olduğu için” böyle davranmak gibi basit bir düşünce yalnızca görsellikle sınırlı değildir; aslında bir grubu kurmanın ilk nedenleri için de aynı şey söylenebilir…
Fakat böyle bir endişeye gerek olmadığı ortaya çıktı.
Bir zamanlar ciddi bir risk oluşturan “görünüşteki gösterişliliği” artık doğal bir silah gibi kullanıyorlar. Üstelik başlangıçta başka bir şeyin türevi oldukları söylense bile, kendi inandıkları “sevdiğimiz ses” ve “tarz” doğrultusunda ilerliyor, bunları geliştirerek özgünlük yaratıyor ve sonunda insanların da bunu kabul etmesini sağlıyorlar.
Örneğin ortaya çıkardıkları ses istemeden mevcut bir parçaya benzetilse bile, o mevcut parçayı aslında hiç bilmeden, “Neye benzerse benzesin, biz yaptığımızda bizim sesimiz olur” diyebiliyorlar. Bu özgüven de güçlü bir silah.
Günümüz grupları işte böylesine güçlü, kurnaz (gülüyor) ve aynı zamanda güven veren gruplar.
Grupların faaliyetleri çeşitlendikçe “indie” kelimesi bile artık gerçek anlamını yitirdi ve onu özellikle kullanmanın bir gereği kalmadı. 1990’lı yıllara girilmesiyle birlikte canlı müzik sahnesi daha da hareketlenmeye başladı.
Buradaki hareketlilik, seyirci sayısının kaç olduğu ya da kaç plak satıldığı gibi somut, sayısal meselelerden kaynaklanmıyor. Asıl ilginç olan, hem grupların hem de dinleyicilerin kendi değerlerini sonuna kadar kullanarak harekete geçmeye başlaması; yani bunun arkasında bir “kendi iradesiyle hareket etme” hâlinin bulunması.
Son zamanlarda bu sahnenin ilginçliğini fark eden büyük plak şirketleri, canlı müzik sahnesinde aktif olan grupları bir araya getiren toplama albümleri peş peşe yayımlıyor. Bağımsız plak şirketlerinin giderek ortadan kalktığı mevcut durumda bu, gruplar açısından bir kurtuluş niteliğinde. Hayranlar açısından da tek bir albümde çeşitli grupların müziklerini dinleyebilmek büyük bir mutluluk.
Eskiden müzikten önce görselliğin öne çıkarıldığı ve bunun ön yargılar nedeniyle yanlış anlaşılmalara yol açtığı dönemden farklı olarak, nesiller değiştikçe dinleyicilerin müzik dinleme biçiminin de daha esnek hâle geldiği bir gerçek. Bu durum böylece olumlu bir yönde ilerlerse, bir bakıma güven veren bir gelişme de olacaktır.
Grupların kendileri de çevrelerindeki trendlere kapılmadan çeşitli müzik anlayışlarını bünyelerine katıyorlar. (Artık tek bir müzik türüne bağlı kalarak faaliyet gösteren grup neredeyse hiç görülmüyor.) Bunları artık kendi özgün sesleri olarak ifade etmeye çalıştıkları görülüyor.
Böylesi bir ortamda canlı müzik sahnesini tek bir hareket olarak özetlemek mümkün değil. Farklı grupları tek bir kelimenin altında toplamak istemediğimiz gibi, bunu yapmak için zaten herhangi bir neden de yok.
Hiçbir şeye bağlı kalmadan sonsuz yönlere özgürce kanat açarak faaliyet gösteren bu gruplardan büyük umut bekliyoruz.
Bu kez seçtiğimiz gruplar arasında görsellik ya da sound açısından ortak bir özellik bulunmuyor. Artık “taşma” gibi basit bir kelimeyle açıklanamayacak kadar çeşitlenen bu ortamda, dikkat çekici gruplar buldukça onları bundan sonra da sırasıyla ele almaya devam edeceğiz.
Sorular
① Üye isimleri (enstrüman/rol) ② Profil ③ Şimdiye kadar yayımlanan çalışmalar ④ Grubun kendi gözünden güçlü yönleri ⑤ Bu grubun ifade etmek istediği şey nedir? ⑥ Canlı sahnede dikkat ettikleri şeyler ⑦ Grubun hedeflediği yön ve amaç ⑧ Gelecekteki faaliyet planları ⑨ İletişim bilgileri
1993 baharında, eski Majestic Isabel üyesi CHIKA, kendi müzikal anlayışını takip edebilmek amacıyla JEANA (ex-UNI;SEX), CIVA (ex-LALA+MELEIS), HIKO (ex-YANKEE ROSE) ve SYURA’yı (ex-Kuroyume destek üyesi) davet ederek grubu kurdu.
③ Yok.
④ Hem görsel hem de işitsel açıdan her şey bizim güçlü yönümüz.
⑤ Beş üyenin beş farklı kişiliğinin birbiriyle kaynaştığı; “güzellik”, “sükûnet” ve “hareket”ten oluşan bir ses dünyasını ifade etmek.
⑥ “Bir mekân yaratmak.”
⑦ Uyanmış “sınırların ötesindeki gizemliliği” ortaya koymak.
⑧ Gelecek faaliyetler
6 Ağustos: Yokohama Monster (etkinlik)
17 Ağustos: Yamagata Şehir Salonu (etkinlik)
28 Ağustos: Kyoto Sports Valley (etkinlik)
29 Ağustos: Osaka YANTA Rokumeikan
31 Ağustos: Nagoya Music Farm
⑨ Free Will 03-5351-1090
Angè∞Graie (アンジェ∞グレイ)
① Üyeler
KAZUTO (Vokal) HIRO (Gitar) MINAMI (Bas) PERO (Davul / Destek)
② Profil
1992 yılının Haziran ayında, L’Arc-en-Ciel’den ayrılan HIRO önderliğinde kuruldu.
Bir demo kaset hazırladılar. 200 adetle sınırlı olması planlanan kaset için 800’den fazla başvuru geldi. Daha sonra başta Kanto bölgesi olmak üzere konserler gerçekleştirdiler. 1993 yılının Ocak ayında davulcu gruptan ayrıldı ve PERO destek davulcusu olarak katıldı. Etkinliklere katılmak da dâhil olmak üzere konser faaliyetlerini yoğun biçimde sürdürerek bugüne geldiler.
③ Dağıtım amaçlı demo kaset (şu anda temin edilemiyor).
Toplama albüm “Climax Pleasure” (BMG Victor; “Monochrome” adlı parçayı içeriyor, 21 Ağustos’ta yayımlanacak).
④ Akılda kalıcı melodiler. Tek bir konser içerisinde dinleyiciyi bazen neşelendiren, bazen hüzünlendiren çeşitli şarkı karakterleri.
⑤ Her bir şarkının içine işlenmiş çeşitli hikâyeler.
⑥ Şarkıların içinde duygularımızı dürüstçe ifade etmek ve dinleyen insanların kalplerine seslenmek.
⑦ Herkesin birlikte mırıldanabileceği şarkılar yapmak istiyoruz.
⑧
6 Ağustos: Nagoya Bottom Line
21 Ağustos: Shinjuku LOFT
29 Ağustos / 6 Eylül: Osaka Rockets
⑨ 〒221 Kanagawa, Yokohama, Kanagawa-ku, Katakura Postanesi Angè∞Graie adına
1992 yılının Haziran ayında kuruldu. Aynı yılın Aralık ayında vokalist Yukino gruba katıldı. Ayda 2-3 konser gerçekleştiren grup, şu anda Meguro Rokumeikan’da ayda bir, bunun dışında da 1-2 konser düzenliyor.
Bu yılın ilkbaharı civarında önceki davulcu gruptan ayrıldı ve eski Malice Mizer üyesi Gaz destek davulcusu olarak katıldı. Grup bu şekilde faaliyetlerini sürdürüyor.
③ Ücretsiz dağıtım amaçlı demo kaset (şu anda temin edilemiyor).
İlk CD: LOVE SONG
④ Müzik açısından belirli bir kalıba bağlı değiliz; sözler ve içerik açısından ise LOVE SONG konseptini benimsiyoruz. Yoğun şarkıların içinde bile hüzün ve kırılganlığı hissettiren canlı performanslarımız görülmeye değer.
⑤ Hüzün, kırgınlık gibi insanın zayıf yönlerini ortaya çıkarmak; ruhsal ve insani yönü güçlü bir sahne yaratmak. Fakat bunu izleyicilere zorla kabul ettirmek istemiyoruz…
⑥ Ciddi bakışların ve ifadelerin doğal şekilde ortaya çıkabilmesi için sahnedeki gerilimi korumak. Görsel açıdan aktif olmak.
⑦ Ne yaparsa yapsın “havalı” olduğu düşünülen bir grup olmak. Bir anda dağılıp gidecek bir grup olmak istemiyoruz. Hedefimiz sınırsız.
⑧
31 Temmuz: Meguro Rokumeikan (CD çıkış konseri)
15 Ağustos: Meguro Rokumeikan
18 Ağustos: Nagoya Music Farm
20 Ağustos: Osaka YANTA Rokumeikan
23 Ağustos: Hiroshima Namiki Junction
25 Ağustos: Okayama Pepperland
⑨ 〒151 Tokyo, Shibuya-ku, Hatagaya 1-28-1-102 Office ARTS “Kneuklid-Romance” adına 03-5453-6941
[Özür ve Düzeltme]
Geçen ayki sayının 166. sayfasında, Kneuklid-Romance makalesindeki metinlerin yerleri birbirine karışmıştır. Doğru sıralamada ikinci bölümün 4-9. satırları, üçüncü bölümün 6-7. satırları arasına gelmektedir.
Okunmasını son derece güçleştirdiğimiz için grup ve tüm okurlarımızdan özür dileriz.
1992 yılının Eylül ayında MIKAMI (ex-Hysteria), AKIE ve YOSHITSUGU’nun (şimdiki Coulter of the Deeper) oluşturduğu üç kişilik akustik bir ünite olarak faaliyet göstermeye başladılar.
Daha sonra Kō (ex-Alligator) ve KO-KI (ex-Locks) katılarak beş kişilik bir kadroya dönüştüler.
15 Mart 1993’te if… adıyla ilk konserlerini gerçekleştirdiler; ancak YOSHITSUGU o gün gruptan ayrıldı. Yeni gitarist olarak FUJIEDA’yı aldılar ve birkaç konser gerçekleştirdiler, fakat FUJIEDA da bu yılın Haziran ayında ayrıldı. Şu anda dört kişilik kadroyla faaliyet gösteriyorlar.
③ Yok.
④ Çeşitli müzik türlerinin özünü bünyesine katan bir sound.
⑤ “if…”
⑥ Ortamın havasını bozmamak.
⑦ Belirsiz olan şeyleri ve duyguları açık biçimde aktarmak.
⑧
11 Ağustos: Osaka Rockets
13 Ağustos: Nagoya Music Farm
21 Ağustos: Nagano J (Malice Mizer ile ortak turne)
⑨ 048-859-3952 [Saitō]
ROSÉ NOIR (ロゼ・ノアール)
① Üyeler
KANMI (Vokal) Gille (Gitar) SHU-ICHI (Gitar) KEN (Bas) YU-ICHI (Davul)
② Profil
1993 yılının Ocak ayında, eski Lunatic Mode üyesi KANMI (Kamui) ve Gille, eski 49ER üyesi KEN ve eski UNI;SEX üyesi YU-ICHI tarafından kuruldu.
Mart ayında YANTA Rokumeikan’da ilk konserlerini gerçekleştirdiler. Nisan-Mayıs aylarında Nagoya ve Kanto bölgesine açıldılar. 27 Mayıs’taki konserden itibaren eski NER-VOUS üyesi SHU-ICHI gruba katıldı ve kadro beş kişiye çıktı.
③ Üç şarkılık demo kaset. (Nisan-Mayıs aylarındaki konserlerde dağıtılan kaset / şu anda temin edilemiyor.)
④ Bir kez izlediğinizde bir sonraki sefer mutlaka yeniden izlemek ve dinlemek isteyeceğiniz bir canlı performans ve sound. İnsanların üzgün, hüzünlü, neşeli ya da kırgın olduğu zamanlarda bile dinlemek ve izlemek isteyeceği bir grup olmak.
⑤ İnsanların her birinin çok zayıf yönleri olduğunu düşünüyoruz. İnsan kendi zayıf yönlerini ortaya çıkardığında hissettiği “kırgınlığı”, “hüznü” ve “şefkati” ifade etmek istiyoruz.
Hayat boyunca birkaç kez ortaya çıkan, bir şeyi “unutmak istememe” duygusunu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Sonunda bir gün unutulacak olsa bile, o anın duygusunu yeniden hatırlatabilmek istiyoruz.
⑥ Canlı performanslarda, kayıtlı müzikten farklı olarak “göstermeye” önem veriyoruz. Hem işitme hem de görme duyusuna hitap etmek. Her şarkının taşıdığı anlama göre grubun yaydığı o aura benzeri şeyi canlı olarak ne kadar aktarabildiğimiz önemli.
⑦ “O grup vardı, o şarkı vardı ve benim hayata bakışımı değiştirdi.” dedirtecek; her bir insanın kalbinde yaşamaya devam edecek bir grup olmak nihai amacımız. Elbette burada “değişmek”ten kastımız olumlu yönde değişmek.
⑧
31 Temmuz: Yokohama Monster / Ichikawa CLUB GIO (gece boyu etkinlik)
1992 yılının Ağustos ayında MANA ve KÖZI merkezinde kuruldu. Aynı yılın 31 Ekim’inde ilk konserlerini gerçekleştirdiler.
1993 yılının Mart ayında davulcu GAZ gruptan ayrıldı. 20 Haziran’daki konserden itibaren destek üyesi olarak yer alan 右狂 resmen gruba katıldı ve mevcut kadro oluştu.
③ Toplama albüm BRAIN TRASH (BMG Victor; “SPEED OF DESPERATE” adlı parçayı içeriyor)
Sans Logique (demo kaset / şu anda temin edilemiyor)
Sadness (demo kaset / şu anda temin edilemiyor)
④ Her insanın içinde bulunan “hüzün” ve “sevgi” duygularını kalbin derinliklerinden ortaya çıkaran bir sound.
⑤ Şarkılara Avrupa’ya özgü bir atmosfer ve dramatik bir nitelik kazandırmak.
⑥ Sound ve görsellik (video) aracılığıyla, tüm üyelerin duygularının izleyen insanlara aktarılmasını sağlamaya dikkat ediyoruz.
⑦ Sound ve görsellik (video) aracılığıyla dünyanın dört bir yanındaki insanları etkilemek. Malice Mizer Sound’unu oluşturmak ve onu mümkün olduğunca kusursuz bir noktaya yaklaştırmak.
⑧
6 Ağustos: Yokohama Monster
11 Ağustos: Osaka Rockets
13 Ağustos: Nagoya Music Farm
17 Ağustos: Ibaraki Lighthouse
19 Ağustos: Niigata Junk Box
21 Ağustos: Nagano J
⑨ M*midinette Office Tokyo, Suginami-ku, Shimoigusa 3-40-7-102 03-3396-1727
1991 yılının Haziran ayında kuruldu. Aynı yılın Kasım ayında E-KU katıldı. 1992 yılının Ocak ayında CIVA ve 狂死 gruba katıldı.
Haziran 1992’de demo kasetlerinin çıkış konserini gerçekleştirdiler. Temmuz ayında Nervous Night adlı toplama videoda yer aldılar. Aynı yılın Kasım ayında ilk orijinal videolarının çıkış konserini gerçekleştirdiler.
1993 yılının Mayıs ayında ikinci videolarını ücretsiz olarak dağıttıkları bir konser düzenlediler. Aynı yılın Haziran ayında CIVA (Gitar) gruptan ayrıldı. Şu anda dört kişi olarak faaliyet gösteriyorlar.
③
İlk demo kaset COMPLEXTY (temin edilebilir)
Toplama video Nervous Night (temin edilebilir)
İlk orijinal video Pantomaimist (temin edilebilir)
İkinci orijinal video (temin edilemiyor)
④ Kendine özgü güçlü karakter taşıyan şarkılar ve etkileyici sahne performansı.
⑤ İnsanların sahip olduğu çok yönlü duygular.
⑥ Her üyenin kendi yarattıkları şarkı dünyasının içine girebilecek güvene ve rahatlığa sahip olarak sahneye çıkması.
⑦ Fantastik melodiler ile saldırgan sound’un iki farklı yönünü, dört kişinin müziğiyle uyumlu hâle getirmek.
⑧
6 Ağustos: Ikebukuro Cyber
16 Ağustos: Meguro Rokumeikan
11 Eylül: Shinjuku Antinoch
15 Eylül: Meguro Rokumeikan
29 Eylül: Meguro Live Station
⑨ Shinjuku Antinoch 03-3350-5670
SLEEP MY DEAR (スリープ・マイ・ディア)
① Üyeler
KōHEY (Vokal) YASUHIRO (Gitar) SAKI (Gitar) YASUMICHI (Bas) KENT (Davul)
② Profil
1990 yılı civarında YASUMICHI merkezinde, SAKI ve YASUHIRO ile birlikte SLEEP’in temeli olan grup kuruldu.
1991 yılının Aralık ayında grup adını SLEEP MY DEAR olarak değiştirdi ve aynı zamanda KENT gruba katıldı. 1992 yılının Şubat ayında KōHEY katıldı. Aynı yılın Aralık ayında Nagoya Music Farm’da ilk solo konserlerini gerçekleştirdiler.
③ Misty Night (demo kaset / Enban-ya tarafından sınırlı sayıda yeniden yayımlandı)
Believe (demo kaset / şu anda temin edilemiyor)
④ Tek bir müzik türünün sınırları içinde kalmadan kendi duygularını açıkça ortaya koymak ve kalplerindeki çığlığı melodilerin üzerine taşımak.
⑤ Sadece neşeli olan ya da sadece sert olan şeyler değil; bir şeyin derinliklerinde bulunan hüzün ve acı. Yalnızca yüzeyde görünen şeye değil, onun ardında bulunan başka bir şeye bakmak.
⑥ O anda sahnede bulunan kendimizi tamamen ortaya koymak.
⑦ İçimizde bulunan şeyleri — ister sevinç ister hüzün olsun — olduğu gibi, dürüstçe ortaya koymak istiyoruz.
⑧
30 Temmuz: Okayama Pepperland
2 Ağustos: Osaka Rockets
4 Ağustos: Niigata Woody
6 Ağustos: Sapporo Messe Hall
8 Ağustos: Sendai Birdland
10 Ağustos: Meguro Rokumeikan
13-14 Ağustos: Nagoya Music Farm
⑨ Tears Music 〒171 Tokyo, Toshima-ku, Ikebukuro 2-65-1 Plaza Ferris Onda 303 03-3987-9468
1991 yılının Nisan ayında, IZUMI ve Takumi’nin birlikte faaliyet gösterdiği gruba davulcu Tokunaga katıldı. Bas gitarist ise destek üyesi olarak yer alıyordu ve grup SCARE CROW adıyla faaliyet göstermeye başladı.
1992 yılının Ocak ayında ZIN basçı olarak resmen katıldı ve mevcut kadro oluştu. Daha sonra başta Meguro Live Station olmak üzere Ichikawa CLUB GIO, Meguro Rokumeikan gibi mekânlarda faaliyet gösterdiler. Osaka ve Nagoya’da da iki ayda bir konser düzenliyorlar.
③ MY HOME AND MOTHER (demo kaset)
④ Kendi müziğimizi yapmak.
⑤ Son derece doğal bir şey; örneğin bir nehrin akış sesini duyduğunuzda nehrin varlığını anlayabilmeniz gibi.
⑥ Kendi müziğimizi canlı performansta nasıl ifade edeceğimiz — yani o sesin sahne üzerinde bir biçim kazanması.
⑦ Kendi görüntümüzün bile kaybolacağı bir dünya yaratmak.
MASAKI (Vokal) KAZUYA (Gitar) DAI (Bas) CHŪ (Davul)
② Profil
1992 yılının Şubat ayında kuruldu. Temmuz ayında vokalist MASAKI oldu. Ekim 1992 ile Ocak 1993 arasında Hokoten’de canlı performanslar gerçekleştirdiler.
Şu anda faaliyetlerini başta Meguro Rokumeikan ve Ichikawa CLUB GIO olmak üzere sürdürüyorlar.
③ Demo kaset (Aralık 1992’de yayımlandı / şu anda temin edilemiyor)
Toplama albüm L.S.D. (BMG Victor; “KISS” adlı parçayla katıldılar)
④ Dört üyenin de özel hayatlarından vazgeçmişçesine taşıdığı yeşil saçlar. Ucuz/sade ama herkesin keyifle dinleyebileceği pop bir sound.
⑤ Eğlenceyi ve şarkı sözlerinin mesajını aktarmak istiyoruz.
⑥ Şarkı yapısını ve sözleri karıştırmamak.
⑦ CD çıkarıp turneye çıkmak!
⑧
16 Ağustos: Ichikawa CLUB GIO
31 Ağustos: Meguro Rokumeikan
⑨ VAMPIRE OFFICE 〒151 Tokyo, Shibuya-ku, Hatsudai 1-31-7-304 03-5350-3683
1992 yılının sonbaharında kuruldu. Aynı yılın yıl sonu etkinliklerinde birkaç kez sahne aldılar. Sonrasında Tokyo’da yoğun biçimde canlı performans faaliyetlerini sürdürdüler.
③ 堕天使 adlı demo kaset.
5 Haziran 1993’te Koenji LAZY WAYS’de gerçekleştirdikleri solo konser sırasında yalnızca 120 adet satıldı. Şu anda temin edilemiyor.
④ Saldırgan vokal, birbiriyle iç içe geçen twin gitarlar ve çeşitli ritimler ortaya çıkaran bas ile davul.
Beş kişinin yarattığı sound’da, kopacakmış gibi hassas bölümler ile sürünerek ilerliyormuşçasına ağır ve saldırgan bölümler bir arada bulunuyor. Müzik türleri konusunda hiçbir şekilde kendimizi sınırlamıyoruz.
⑤ İnsanların güçlü ve zayıf yönlerini müzik aracılığıyla ifade etmek istiyoruz.
⑥ Sahne üzerinde, müzikte olduğu gibi beş kişinin arasındaki dengeye dikkat ediyoruz.
⑦ İzleyen insanların adeta donup kalacağı kadar yoğun bir gerilimi, müzik ve sahne aracılığıyla ifade etmek istiyoruz.
⑧
31 Temmuz: Meguro Rokumeikan
3 Ağustos: Niigata Junk Box
6 Ağustos: YANTA Rokumeikan
7 Ağustos: Nagoya Music Farm
17 Ağustos: Ichikawa CLUB GIO
⑨ 堕天使 〒158 Tokyo, Setagaya-ku, Todoroki 6-21-9 Grand Excel Jiyugaoka 309 03-5707-0244 [Yamazaki]
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 02-03.10.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 08.09.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Davul semineri gibi biraz ciddi görünebilecek bir içerik olmasına rağmen, ikilinin kendi karakterlerini yansıtan anlaşılır davul anlatımları ve esprileri sayesinde salon coşkulu alkışlar ve çığlıklarla dolup taştı!
30 Mayıs’ta Ginza’daki Yamano Müzik Mağazası’nda, LADIES ROOM’dan JUN ve LUNA SEA’den Shinya gibi sahnenin iki önde gelen davulcusunun katılımıyla gerçekleştirilen Davul Oturumu & Sohbet Canlı Performansının nasıl geçtiğine göz atıyoruz.
LADIES ROOM’dan JUN ve LUNA SEA’den Shinya, günümüzün yetenekli davulcularından ikisi olarak, 30 Mayıs’ta Tokyo’nun Ginza semtindeki Yamano Müzik Mağazası’nda “Davul Oturumu & Seminer” adlı eğitici bir etkinlik gerçekleştirdi. İkilinin o dönemdeki popülaritesini yansıtır şekilde salon kız hayranlarla tıklım tıklım dolmuştu; arka sıralardan sahneyi görmek için boyunuzu uzatsanızbile sahneyi görmek neredeyse mümkün değildi. Hatta salonun dışında, içeri giremeyen pek çok kişi de vardı.
Sahnenin ortasına Yamaha’nın POWER V SPECIAL adlı sade bir seti yerleştirilmiş, ikilinin ana davul setleri ise sahnenin iki yanına kurulmuştu. Etkinliğin amaçlarından biri, böylesine standart bir davul setiyle bile onların çıkardığı sese mümkün olduğunca yakın bir ses elde edilebileceğini göstermekti. Üstelik davul başlıklarının tamamında hazır, standart ürünler kullanılacaktı.
Nihayet ikili sahneye çıktı ve çıkar çıkmaz güçlü bir tezahürat yükseldi. Ardından hiç bekletmeden iki davullu bir solo performansına başladılar. İkilinin performansını böylesine yakından izleyebilmek başlı başına ilgi çekiciydi. Üstelik profesyoneller tarafından akort edildiğinde, setler şaşırtıcı biçimde profesyonel ekipmanların çıkardığı sese yaklaşıyordu. Eğer önceden bununla ilgili bilgi verilmemiş olsaydı, aradaki farkı neredeyse anlayamayacağınızı düşünüyorum.
Ardından kendi tanıtımlarını yapan ikili, kullandıkları ekipmanları espriler eşliğinde açıklayarak salonu daha da coşturdu. Anlaşılan o ki, Extasy çıkışlı davulcular arasında “oyuncu” ruhlu olanların sayısı hayli fazla.
Daha sonra sunucunun da katılımıyla; davulla nasıl tanıştıkları, etkilendikleri davulcular, sevdikleri davul kalıpları ve akort tercihleri gibi konuları, zaman zaman gerçekten çalarak anlattılar. Özellikle davul başlıkları ve trigger sistemleri hakkındaki açıklamalarıhem anlaşılır hem de oldukça öğreticiydi.
Ardından, etkinliğe gelenlerin önceden doldurduğu anketlerde yer alan soruları yanıtladıkları bölüme geçildi. Elbette soruların tamamı davulla ilgiliydi. Sorular, oldukça ileri düzey teknik konulardan yeni başlayanların sorabileceği temel sorulara kadar uzanıyor; kadınlı erkekli, oldukça geniş bir katılımcı kitlesinin farklı düzeylerdeki meraklarını yansıtıyordu.
Ancak ikili, soruların her birine büyük bir özen ve sabırla cevap verdi.Davulun cazibesini başkalarına anlatmaktan ve davulu daha geniş kitlelere tanıtmaktan duydukları büyük mutluluk, yüzlerindeki neşeli ifadeden açıkça belli oluyordu. Bu hâlleri gerçekten çok etkileyiciydi.
Son olarak oldukça uzun bir iki davullu ortak performans gerçekleştirdiler ve,
“Fırsatımız olursa bunu yine yapmak isteriz.”
sözlerini bırakarak bu etkinliği sonlandırdılar.
(Etkinliğin ardından davul başlıkları ve trampetlerin satışının yapıldığı bir imza etkinliği gibi çeşitli etkinlikler de düzenlenmiş.)
Daha sonra JUN’un önerisiyle, bu tür davul semineri etkinliklerinin dergi sayfalarında da sürekli bir köşe olarak devam ettirilmesine karar verildi. Okurlardan geniş kapsamlı şekilde sorular toplanacak. Ayrıntılar için aşağıdaki duyuruya göz atabilirsiniz.
Yeni Seri Başlıyor!!
JUN & Shinya
30 Mayıs’ta Ginza’daki Yamano Müzik Mağazası’nda büyük ilgi gören bu seminerin ardından, dergimizde de ikilinin yer alacağı yeni bir seri başlatılmasına karar verildi.
Bu nedenle siz değerli okurlarımızdan davulla ilgili sorularınızı bekliyoruz.
Teknik konulardan zihinsel ve psikolojik konulara kadar; başlangıç seviyesinden ileri seviyeye, hatta hiç davul deneyimi olmayanlara kadar, davulla ilgili her türlü soru kabul edilecektir.
JUN ve Shinya, sorularınızı dergi sayfalarında nazik ve ayrıntılı bir şekilde yanıtlayacaklar!
Sorularınızı,
“JUN & Shinya’ya Soru”
ibaresiyle birlikte dergimizin editörlüğüne gönderin. Bekliyoruz!
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 09.09.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 08.09.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Şu anda perde arkasında bir sonraki gelişmenin hazırlığını yapan MALICE MIZER’in yayınladığı yeni single “Le ciel”.
Bir hikâyenin ilk finalini oluşturan “merveilles” turnesinde son şarkı olarak yer alan bu parçaya beş üyenin yüklediği duyguları ve grubun son durumunu ele alan kişisel röportajlar.
𒀸 “merveilles ~終焉と帰趨~” turnesinde Budokan, Niigata ve Yokohama Arena’daki toplam üç performansınızı izleme fırsatım oldu. Her birinde en çok aklımda kalan sahne, elbette finalde “Le ciel”‘in çalındığı andı. O sahneyi izlerken bir yandan iç acıtıcı bir his oluşuyor, diğer yandan da tuhaf bir şekilde kalbin iyileşiyormuş gibi hissettiriyordu. Belki de Gackt açısından bu turnede, her zamankinden daha fazla bedenini ve ruhunu tükettiğin bir his vardı, ne dersin?
Gackt: Evet… Ama bu benim doğam gibi bir şey. Kendimi tüketmek, seçtiğim bu yolda ilerlerken taşıdığım bir kader. Ayrıca sanırım ben ancak kendimi bu şekilde tamamen ortaya koyduğum bir hayat yaşayabiliyorum. Bundan sonra da hep böyle olacak.
𒀸 Yani sahnede ifade edilen o dünya, Gackt için gerçek bir şey mi?
Gackt: Evet. MALICE MIZER’in dünyası genellikle “teatral”, “fantastik” gibi kelimelerle ifade ediliyor. Ama aslında özünde bulunan şeyler bunların tam tersi; çok daha çamurlu, oldukça çıplak ve gerçek bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Elbette sahnede ifade edilen şeyler, o anda bana gelen şeye bedenimi teslim etmemin bir sonucu. Ama aynı zamanda orada benim sahip olduğum ruhsal tarafın da devreye girdiğini düşünüyorum.
𒀸 Tam da bu yüzden, az önce de söylediğim gibi, o final sahnesi izleyen kişi açısından oldukça acı verici. Peki Gackt o şarkıyı söylerken nasıl bir ruh hâlinde oluyor?
Gackt: His olarak anlatacak olursam, “Le ciel”i söylerken sanki yaklaşık beş metre geriden kendi sırtımı sessizce izliyor gibiyim. Orada kişisel duygularım devreye girmiyor. O anda bana inen şeye karşı ruhumun cevap verdiği bir durum bu.
𒀸 Yani yalnızca duygularını şarkıya aktarıp söylemek gibi bir boyuttan söz etmiyoruz.
Gackt: Çünkü bu anlamda ben hiçbir zaman tamamen öznel bir şekilde şarkı söylemiyorum. Elbette ruhumu tüketerek söylediğim anlar vardır. Ama yine de bu yaşam biçimini kendim seçmiş olmaktan ve böylece kendime bir mücadele alanı yaratmış olmaktan mutluluk duyuyorum.
𒀸 Yine de insan yorulmaz mı? Kendini tüketmeye devam etmekten korktuğun oluyor mu?
Gackt: Bana “Ruhsal bir çöküş yaşamayacak mısın?” diye soracak olursanız, bunu ben de bilmiyorum. Gerçek şu ki sanata kendini adamış ya da bu tür işlerde çalışan insanlar arasında ciddi şekilde çöken çok kişi var. Ben de şimdiye kadar böyle pek çok insan gördüm. Hatta bu turneyi izleyenlerden, sahnede sergilediğim ifadenin giderek daha çılgın bir hâl aldığını söyleyenler oldu. Bir yandan da bunun beni bir sanatçı olarak parlatan şey olduğunu söyleyenler vardı.
𒀸 O hâlde artık sana “karizmatik” demek bile yetersiz kalıyor.
Gackt: Bazen benim bu hâlim için “yazık” diyen insanlar da oluyor. Ama böyle düşünmelerine gerek yok. Bizim yarattığımız eserlerden bir şey hissedebilmeleri benim için yeterli. Acınmasını istemiyorum. Diyelim ki bir gün ben ya da biz çökersek, bu yalnızca yeterli güce sahip olmadığımız anlamına gelir, değil mi?
𒀸 Oldukça sert bir bakış açısı.
Gackt: Ama ben bunun hem onurum hem gururum hem de gücüm olduğunu düşünüyorum. Bizi ayakta tutan şey kendi ruhsal gücümüz ve aradığımız cevaba duyduğumuz arzu. Elbette yalnızca bunlar değil; bizi izlemeye gelen insanlardan aldığımız güç de çok büyük. Ama buna bağımlı hâle gelmek tehlikeli değil mi? Üzücü ama her zaman yalnızca iyi hayranların geleceği söylenemez.
𒀸 Ne? Gerçekten mi!?
Gackt: Sanırım bu turnede de MALICE MIZER bileti almak için inanılmaz yüksek bir talep vardı. Buna rağmen salonun içindeki bazı insanların laf attığını görüyorum. Gerçekten çok tuhaf geliyor bana. O kadar uğraşıp bilet alıp sonra böyle bir şey yapmak istiyorlar mı diye düşünüyorum.
𒀸 Kendi arzularını ancak bu şekilde tatmin edebilen insanlar gerçekten çok mutsuz olmalı.
Gackt: Öfkeyi bile aşan bir şey bu; insanın yalnızca acıması geliyor. Gerçekten.
𒀸 Sonuçta… “kötülük ve trajedi” demek tam olarak doğru olmasa da, insanların içinde kötülüğün bulunduğu da bir gerçek galiba.
Gackt: İnsanlarla alay ederek eğlenen insanlar internet dünyasında da yok mu? Bu turne sırasında haftalık dergilerle ilgili meseleler de oldu ama insanın vardığı yer yine hüzün oluyor. “Aynı insanlarız” diye düşündükçe çok üzüldüm ve kendimi çok boş hissettim.
𒀸 “İnsan nedir?” sorusunun peşinden giden MALICE MIZER açısından oldukça ironik bir durum.
Gackt: Ama öte yandan, pek çok şey aracılığıyla insanlardan etkilendiğim ve duygulandığım anlar da oldu. Arkadaşlarım ve çalışanlarım beni korumak için ellerinden geleni yaptıklarında, örneğin. Bu anlamda insanlardan umudumu kesmiş değilim.
𒀸 Bu duyguların tümünün, “Le ciel”i yeniden “Le ciel ~空白の彼方へ~” biçiminde yaratırken de etkili olduğunu düşünüyorum. Gackt için bu şarkı şu anda nasıl bir anlam taşıyor?
Gackt: Çok büyük bir anlam taşıyor. “Le ciel”, onu kendim yazmış olmama rağmen bana pek çok soru yönelten bir şarkı. Gerçek şefkatin ne olduğu sorusunu sürekli gündeme getiriyor.
𒀸 Şefkat temel olarak insanlara yöneltilen ya da insanlardan alınan bir şey gibi geliyor bana. Ama biçimi çok farklı olabilir; zamana ve koşullara göre de değişebilir.
Gackt: Öyle olsa bile bunun hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu söylemek mümkün değil, değil mi? Mesela… gerçekten sadece bir örnek veriyorum: Diyelim ki savaş alanındasın ve düşman tarafından takip ediliyorsun. O sırada en yakın arkadaşın vurulup ağır yaralanıyor. Ve sana “Beni boş ver, bırak ve git” diyor. Ama onu orada bırakırsan esir alınacağını ve işkence göreceğini de biliyorsun. Böyle bir durumda benim ne yapacağım da şefkatin sorgulandığı bir an olurdu, diye düşünüyorum.
𒀸 Yani sınır koşullar altında şefkat meselesi.
Gackt: Kaçamayacağımı bilsem bile onu sırtlayıp götürmek mi şefkat? Yoksa onun dediği gibi, ölebilecek olsa bile onu orada bırakmak mı şefkat? Ya da acı içinde “Beni öldür” derse, daha fazla acı çekmemesi için onu öldürmek mi şefkat? Bu çok zor bir mesele değil mi? Elbette bu yalnızca bir örnek ve o durumda ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Ama zamana ve yere göre şefkat kavramı da değişiyor. Burada mutlak olarak doğru bir cevap yok; önemli olan insanın ne yapacağı ve ne hissedeceği, değil mi?
𒀸 Bu kez “Le ciel ~空白の彼方へ~”nin önceki hâline kıyasla çok daha kaotik bir taraf barındırmasının nedeni, hakikate yönelik bu sorgulamanın daha da derinleşmiş olması mı?
Gackt: Albümdeki “Le ciel”, Fransa’ya gittiğimde hissettiğim ilk izlenimi somutlaştıran bir parçaydı. Buna karşılık “Le ciel ~空白の彼方へ~”, aradan zaman geçtikçe o ilk izlenimin doğal ve kaçınılmaz bir biçimde genişlemesiyle ortaya çıkan şey. Elbette içinde sözünü ettiğin tarafların da olduğunu düşünüyorum.
𒀸 Dinlediğimde bu versiyon bana aynı manzaraya farklı bir açıdan bakıyormuşum hissi verdi.
Gackt: Anlıyorum. Bu kez o manzaranın merkezinde bulunan kişinin ben olduğumu herkesin hissetmesini istedim. Toprak, gökyüzü, rüzgâr… Fransa’da hissettiğim o duyguyu ses aracılığıyla hissetmenizi istedim. Bu yüzden sound’un da daha ambient bir yöne kaydığını düşünüyorum.
𒀸 Vokali kaydederken nasıl bir ruh hâlindeydin?
Gackt: Belki de zihnim neredeyse tamamen boştu. Ama o noktaya gelene kadar oldukça zordu. Arena konserleri bittikten sonra haftalık dergilerle ilgili meseleler ve başka pek çok şey oldu; bunlar psikolojik olarak beni etkilediği için kayıt sırasında üç gün boyunca sesim çıkmadı. Ama dördüncü gün sabah uyandığımda ‘Söyleyebilirim’ diye hissettim ve gerçekten de doğal bir şekilde söyleyebildim. Yalnızca şarkıyı bitirdiğimde, sanki mum yanıp tükenmiş gibiydim. (gülüyor)
𒀸 Şimdi düşününce, şarkı sonunda piyano sesi kesilerek bitiyor, değil mi? Neden böyle bir biçimde sonlandırdınız? Bende tuhaf bir huzursuzluk hissi uyandırdı.
Gackt: Bu çok sezgisel bir şeydi; öyle yapmak istedim. O piyano melodisi hüzünlü ve dokunaklı ama aynı zamanda canlı, değil mi? Ama bir anda yok oluyor. Bunun bazı insanlarda huzursuzluk yaratmasını anlayabiliyorum. Ben de bu kez kendi yaptığım şeyi dinlerken üzgün olmadığım hâlde gözyaşlarımı durduramadığım oldu. Sanırım bütün bunların nedeni bu şarkının içinde “bir şey” olması. Buradan ne hissedeceğiniz dinleyicilere bağlı. Biz burada yalnızca küçük bir kıvılcım yaratmış olduk. Ama bu şarkı aracılığıyla kendinize bakmanızı istiyorum. Sonra da onu kabullenmenizi… O cevap, sizin istediğiniz cevap olmasa bile.
MANA
𒀸 “merveilles” serisinin başlamasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. “merveilles ~終焉と帰趨~” turnesini geride bırakmanızın ardından, Mana’nın şimdiye kadar çizdiği dünyaya yönelik düşüncelerinde bir değişiklik oldu mu?
Mana: Özsel, temel taraf açısından bakarsak pek büyük bir değişiklik olmadı. Ama canlı performanslarda bunu nasıl gösterdiğimiz açısından bir değişim yaşandığını düşünüyorum. Sonuçta Budokan ile taşradaki salonlar arasında fiziksel açıdan pek çok fark vardı.
𒀸 Gerçekten de öyle. Geçen yazki turnenin bütün durakları ayakta izlenen konserlerden oluşuyordu ve aslında bu, ilk ulusal salon turnenizdi.
Mana: Benim için salonlar daha kolaydı. Çünkü ayakta izlenen konserlerde, çeşitli sahne düzenlemeleri yapsak bile bunları göremediğini söyleyen çok insan oluyordu. Elbette o zamanlar turneyi ayakta izlenen konserler şeklinde yapmanın kendine özgü bir anlamı vardı. Ama bu turnede, sanırım aşağı yukarı herkesin iletilmesi gereken şeyi iletebildiğimizi hissediyorum.
𒀸 İzleyici açısından baktığımızda da sahneleme daha anlaşılır hâle gelmişti ve bu sayede pek çok yeni şey keşfettik. Peki sahnede bunu gerçekleştiren taraf açısından nasıldı?
Mana: Hmm… Zor bir soru. Benim açımdan gerek hikâye gerekse konsept zaten kafamda tamamlanmış durumda. Ama bu turneyi izleyen insanlardan gelen mektupları okuduğumda, mektup yazan kişi sayısı kadar farklı yorum olduğunu görüyorum. Bu konuda gerçekten çok şey hissettim. Özellikle bizi ilk kez izleyenlerden gelen mektuplarda samimi tepkiler çok güçlüydü ve bundan çok etkilendim.
𒀸 Yani ortaya koyduğunuz şey, alıcıların zihninde gerçekten genişleyerek farklı biçimler kazanmış.
Mana: İnsanların doğup büyüdükleri ortamlar ve yaşadıkları deneyimler birbirinden farklı. Dolayısıyla herkesin farklı düşüncelere sahip olması ve kendi düşüncesiyle kendi cevabını bulması gayet doğal. Bu yüzden benim kafamda olanla karşı tarafın düşündüğü şey örtüşmese bile bunda bir sorun yok. Birinden bir şey öğrenmek yerine, insanın kendi başına bir şey hissetmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
𒀸 Bunu Mana’nın kendisine uyarlayacak olursak… Mana’nın gözünden MALICE MIZER nasıl görünüyor?
Mana: MALICE MIZER’i yaklaşık altı yıldır yapıyoruz ama başlangıçtaki hislerimle şimdiki hislerim tamamen farklı olabilir. Yaptığımız şeyin temelinde yatan ana konsept aynı, fakat altı yıl boyunca pek çok şey gördüm, hissettim, pek çok insanla tanıştım. Bunların aracılığıyla duygularımın da bir şekilde etkilendiği bir gerçek.
𒀸 Ne tür bir etkiden söz ediyoruz?
Mana: Nasıl desem… Daha da açık bir ifadeyle, MALICE MIZER içindeki kendi rolümü çok daha net görmeye başladım. Kısaca söylemek gerekirse.
𒀸 Daha önce Mana’nın söz ettiği “görev bilinci” de daha mı güçlendi?
Mana: Evet, aynen öyle. Gerçekten de eskiden böyle bir görev bilincim yoktu. Grubu kurduğumuzda, içimde bulunan şeyleri ifade etmek istiyorum düşüncesiyle, biraz belirsiz bir noktadan başladım. Ama zamanla yalnızca benim yapabileceğim şeyler, benim yapmam gereken şeyler olduğunu fark etmeye başladım ve bu beni değiştirdi.
𒀸 Öte yandan bazı üyelerin turne sırasında ruhsal açıdan iniş çıkışlar yaşayıp zorlandığı anlaşılıyor. Mana, sen iyi miydin?
Mana: Bende hiç öyle bir şey olmadı.
𒀸 Hiç dertlendiğin olmuyor mu?
Mana: Oluyor. Ama benim dertlerim her zaman aynı seviyede, sabit bir hâlde oluyor. Ayrıca her şey benim bedenimin içinde süblime oluyor; bu yüzden gidip birine derdimi anlatıp teselli bulmak gibi bir şey de yaşamıyorum.
𒀸 Buna rasyonel demek gerekirse gerçekten rasyonel bir yaklaşım.
Mana: Ama belki de bu, insan olarak biraz yalnızlık verici bir şeydir, ne dersin?
𒀸 Buna gerçekten inanıyor musunuz?
Mana: Yok ya? Aslında ben de pek öyle düşünmüyorum. (gülüyor) Sadece başkaları böyle düşünebilir diye düşünüyorum.
𒀸 İlginç bir duygu dünyası.
Mana: Evet, öyle. Ben böyle tuhaf bir duygu dünyasına sahibim.
𒀸 Yine de, sizin gibi biri için bile bu turnenin finali olan Yokohama Arena’da, her şey bittiği anda bir anlığına duygulanmış olmanız mümkün değil mi?
Mana: Haah… Bu konuda söylemem gereken bir şey var mı, yok mu, onu söylemek bile zor. Hmm… Duygulandım. O kadar insanın çıkardığı tezahürat ve alkışlar karşısında, bunlara karşı içtenlikle duygulandım. Ama bunun dışındaki şeyler hakkında şu an için henüz bir şey söyleyemem.
𒀸 Anladım… (ağlamaklı) O hâlde, bu Arena performansının ardından “Le ciel”, “Le ciel ~空白の彼方へ~” biçiminde yeniden düzenlenip single olarak yayımlanıyor. Bu yeniden kayıt sırasında Mana’nın en çok önem vermek istediği şey neydi?
Mana: İnsanın tereddütleri ve çatışmaları. Ruhun birbirine karıştığı o kaotik taraf. Sanırım bu, en çok şarkının enstrümantal ara bölümünü dinlediğinizde ortaya çıkıyor.
𒀸 İlk versiyonda ağırlıklı olarak grubun sound’unun temel alındığı düzenlemeyle karşılaştırıldığında, bu versiyonda çeşitli ses unsurlarının daha karmaşık biçimde birbirine geçtiği hissediliyor.
Mana: Çünkü daha çok ruhsal bir sound hâline geldi.
𒀸 Özellikle gitar konusunda nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Mana: Ses tonunun kendisinde canlı performanslarda kullandığım sesi kullandım. Ama az önce söylediğim şeyi ifade etmek istediğim için bu kez çalma biçimimi değiştirdim. Tremolo kolunu çok fazla kullandım.
𒀸 Duyduğuma göre çalarken kendinizi oldukça kaptırıyormuşsunuz.
Mana: Evet, kaptırıyordum. Durumu tarif edecek olursam, gitarı çapraz şekilde tutuyordum, gözlerim kapalıydı, ağzım da hafif aralıktı. Böyle mest olmuş bir hâlde çalıyordum.
𒀸 Mana’nın o “mest olmuş” yüzünü gerçekten görmek isterdim. (gülüyor)
Mana: Ama bu, gitaristlerde sık görülen “kendi çaldığım şeye kendimi kaptırdım!” tarzı bir şey kesinlikle değil, tamam mı? Gitar çalıyorum ama gitarın kendisine değil, gitar olmayan başka bir şeyin sesine kendini kaptırmış gibi çalıyordum. Gerçi şarkıya göre değişiyor. Bazı şarkılarda ayakta durup ortalığı dağıtarak çaldığım da oluyor. Ama son zamanlarda, daha doğrusu, müzikten olduğu gibi keyif almakta biraz zorlanıyor olabilirim.
𒀸 Müzikten ziyade, ses düzeyi durumu mu?
Mana: Aynen öyle. Sesin neden bu dünyada var olduğunu ve o sesi çalarken benim neyi çalmam gerektiğini anladığım zaman, müzik benim için artık yalnızca eğlenceli bir şey olmaktan çıktı.
𒀸 Ama ifadeyi değiştirirsek, buna bir tür aydınlanmaya ulaşmak da denebilir, değil mi?
Mana: Ne dersiniz? Dünyada bazen bilmemek daha iyi olan şeyler de vardır. Aşk gibi mesela, değil mi?
𒀸 Mana’dan böyle sözler duymak şaşırtıcı doğrusu. (gülüyor)
Mana: Gerçi bu sadece bir benzetme. Ama bazen “keşke bilmeseydim” dediğimiz şeyler de oluyor; bunların üstesinden geldiğimizde sonunda bir mutluluk hissi elde edebiliyoruz, herhâlde.
𒀸 Peki, bu kayıt sırasında bunun üstesinden gelebildiniz mi?
Mana: Yok… Bunu söyleyemem. (gülüyor) Ama şu sıralar gerçekten zorlanıyorum. Ruhumun kendi yeteneklerime yetişemediği bir durumda olmaya devam ediyorum.
𒀸 Bu da oldukça zor bir mesele.
Mana: Ruhumdan doğan ve ifade etmek istediğim şeyler var. Bunları ifade edebilmek için, ister gözle görülebilen ister kulakla duyulabilen bir biçime sokmam gerekiyor. Ama artık yeteneklerimin buna yetişemediğini hissediyorum. Bu yüzden şu sıralar bir tür çileye girmem gerektiğini düşünüyorum.
𒀸 Bir şelalenin altında suya tutulmayı denemeye ne dersiniz?
Mana: Evet, belki o da iyi olabilir. Yeteneklerim hâlâ yeterince gelişmiş değil, daha da ilerletmem gerekiyor. Üstelik bu yalnızca ders çalışmak ya da pratik yapmakla çözülebilecek bir mesele değil; bu yüzden çok zor. Bir de zamanım yok.
𒀸 Zor bir durum gerçekten. Böyle bir hâlde stres birikmiyor mu?
Mana: Son zamanlarda stres ve çatışma artık her yere yansıyor.
𒀸 Sadece ses konusunda değil yani?
Mana: Gece yarısı garip çığlıklar atmak gibi şeyler… Ya da her gün yılan balığı yemeden duramamak gibi.
𒀸 Her gün mü? Sıkılmıyor musunuz?!
Mana: İnanılmaz ama vücudum yılan balığını resmen istiyor. (gülüyor)
𒀸 Bir dönemki köri çılgınlığı gibi yani. (gülüyor)
Mana: Ama köriyi en azından kendim yapabiliyorum, o yüzden sorun değil. Yılan balığını ise henüz kendim yapamıyorum.
𒀸 “Henüz” dediğinize göre, ileride kendiniz yapmayı mı düşünüyorsunuz??
Mana: İlgimi çekiyor. Şu sıralar çeşitli yılan balığı restoranlarını dolaşıyorum. Geçenlerde bir restoranda ustanın yaşam biçimini gözlemleme fırsatım oldu ve bundan gerçekten çok etkilendim. O insanın yılan balığına duyduğu tutkuya bakmak gerçekten muhteşemdi.
Yu~ki: Bu kadar abartılacak ne var ki?
(Yan tarafta sessizce çikolata yiyen Yu~ki bir anda lafa girer.)
Mana: Hiç anlamıyorsun. Yılan balığında romantizm ve duygu var.
𒀸 …………
KÖZİ
𒀸 Fiilen MALICE MIZER’in ilk ulusal salon turnesi olan “merveilles ~終焉と帰趨~” Temmuz ayında sona erdi. Közi için dolu dolu, tatmin edici günler oldu mu?
Közi: Oldu tabii. Öncelikle personel kadrosu geçen yıldan tamamen farklıydı. Budokan’dakiyle aynı seti, aynı yapıyı ve aynı sahne düzenlemelerini bütün turne boyunca yanımızda götürdük, dolayısıyla gerçekten büyük bir ekip olduk. Bunu yalnızca bizim yaptığımız değil, hep birlikte yaptığımız yönünde çok güçlü bir bilinç vardı. Hep birlikte kaplıcaya bile gittik.
𒀸 Bunun için gerçekten zamanınız oldu mu?
Közi: Hmm, yoktu ama zorla yarattık. (gülüyor) Dogo Onsen’e gittik. Üyelerden sadece Kami’yle ben girdik.
𒀸 Sadece ikiniz mi?
Közi: Yok, yani… diğerleri utangaç insanlar. Değil mi, Yu~ki-chan?
(Yanında PowerBook’uyla uğraşan Yu~ki’nin yüzüne doğru eğilerek.)
Yu~ki: Çünkü gerçekten hiç zaman olmadığını, ancak beş ya da on dakika girebileceğimizi söylediler.
𒀸 Gerçekten de çok sıkışık bir programmış.
Közi: Evet, öyleydi. Turne boyunca ne olursa olsun sürekli meşguldük. Yolculuk sırasında bile genellikle personelle toplantı yapıyorduk. Ama böyle zamanımız azken bile insan bir kaplıcaya girmek istiyor, değil mi?
Yu~ki: Yok, uğraşamam.
𒀸 İnsanların değerleri farklı demek. (gülüyor)
Közi: Tam da zaman sınırlı olduğu için onu verimli kullanmak istiyorsun. Gerçi o verimli kullanımın ne olduğu kişiden kişiye değişiyor. Kaplıcada bir sürü fotoğraf da çektik.
𒀸 Kaplıcada mı? Ne tür fotoğraflar?!
Közi: Ne olacak, tabii ki çırılçıplak fotoğraflar.
𒀸 Kimin?
Közi: Benimle Kami’nin. Gerçi kimlerin göreceğini ve nerede yeniden ortaya çıkacağını bilemediğimiz için, tedbir olsun diye güneş gözlüğü takmıştık.
𒀸 Çıplak olup yalnızca güneş gözlüğü takmak… oldukça sürreal bir görüntü değil mi?
Közi: Aynen. Sonradan baktığımızda aşırı derecede doğal olmayan fotoğraflardı. (gülüyor)
Yu~ki:(kahkahalara boğulur)
𒀸 Peki neden böyle fotoğraflar çektiniz?
Közi: Hmm? Seyirlik olsun diye. Gerçi herhâlde bir gün bir yerlerde ortaya çıkma fırsatı bulurlar.
𒀸 Haa… öyle mi…
Közi: Mesela fan kulübünün bülteninde falan kullanabiliriz.
𒀸 Tabii fotoğraflara sansür uygulanacaktır, değil mi?
Közi: Öyle bir şey yapılmaz herhâlde. Öyle olursa gerçeği anlatamayız. Sonuçta biz gerçeği arayan bir grubuz.
𒀸 Anlaşılan turne böyle saçma sapan anekdotlarla da doluydu. (gülüyor) Peki ciddi anlamda herhangi bir keşif ya da farkındalık da yaşadın mı?
Közi: O da oldu. Hem de fazlasıyla. Aynı yapıyı ve aynı sahne düzenini kullansak bile hiçbir konser bir öncekinin aynısı olmadı, olamadı. Bunun bir nedeni de seyircilerle birlikte yarattığımız bir alan olması. Dolayısıyla orada elde edebileceğin şeyler de yalnızca o anda elde edebileceğin şeyler oluyor.
Bu yüzden bu turnenin benim için ne kadar büyük bir şey hâline geldiğini, “şu kısmı şöyleydi” diye somutlaştırarak anlatamayacak kadar büyük olduğunu düşünüyorum. Bir de… özellikle ilk kez “yalnız değilim” duygusunun ortaya çıktığını düşünüyorum.
𒀸 Yani ne yaparsan yap seni destekleyen, seni anlayan insanların bulunduğunun farkına varmaya başlamaktan mı söz ediyorsun?
Közi: Evet. Personel de, seyirciler de dâhil olmak üzere herkesin MALICE MIZER’in dünyasını oluşturan unsurlar olduğu konusunda daha önce de konuşmuştuk. Ama bunu yeniden gerçekten hissettim.
𒀸 O hâlde örneğin Budokan’ın hemen ardından doğrudan Yokohama Arena’ya çıksaydınız ve bu turneyi yapmamış olsaydınız, orada ortaya çıkacak şeyin tamamen farklı olması oldukça muhtemel miydi?
Közi: Kesinlikle farklı olurdu. Bu yüzden Arena’da ben de Budokan zamanına göre çok daha rahat performans gösterebildim. Elbette kendi açımdan çözmem gereken meseleler vardı ama bu, gereksiz yere kendimi kasmam anlamına gelmedi. Gerçi karnımı biraz kasıyordum.
𒀸 O da ne demek?!
Közi: Biraz göbeğim çıkmıştı da. (gülüyor) Arena’nın başındaki kostüm göbeği ortaya çıkaran bir şeydi, değil mi?
𒀸 Haa, mesele buymuş. (gülüyor)
Közi: Çünkü turneden döndüğümde fena hâlde kilo almıştım. Taşraya gidince insan her yerde güzel yemekler yiyor.
𒀸 Yapacak bir şey yok tabii.
Közi: Son zamanlarda yine durum fena. Yemeden duramayacak hâle geliyorum. Her gün çeşitli şeyler yüzünden zorlanıyorum.
𒀸 Biraz aşırı yemek yeme eğiliminde misin?
Közi: Aynen. Abartırsam günde beş öğün yiyor bile olabilirim. Stresten kaynaklanıyor.
𒀸 Közi, genellikle oldukça rahat görünüyorsun ama aslında bu konuda beklenmedik derecede hassas mısın?
Közi: Tabii ki. Sonuçta bunu böyleymiş gibi göstermenin de bir sınırı var. Temelde pozitif bir herifim ama yine de bazı zamanlar oluyor. “Ne istiyorsun benden? Beni bu kadar mı köşeye sıkıştıracaksın?!” gibi. (gülüyor)
Yu~ki:(yine kahkahalara boğulur)
𒀸 Günümüzün hayat şartları zaten yeterince zor. Böyle bir ortamda turneyi ve Arena konserini iyi bir şekilde tamamlamış olmanın verdiği özgüven insanı ayakta tutuyor olabilir mi?
Közi: Evet! O bile olmasaydı şimdiye kadar çoktan yerde sürünüyor olurdum herhâlde. Bizim şarkı söyleyen adam canlı performanslar hakkında sık sık “Döneceğim yer orası…” diye havalı havalı konuşuyor ya… (Gackt’ın konuşma tarzıyla) İşte son zamanlarda o sözün ne anlama geldiğini nihayet anlamaya başladığımı hissediyorum.
𒀸 Bu düşünceler, doğal olarak bu kez “Le ciel ~空白の彼方へ~” kayıtlarında da kendini gösterdi mi?
Közi: Sanırım gösterdi. Aynı zamanda bu şarkı konusunda özellikle bestecinin düşüncelerine önem vermek istedim. Sonuçta grup olarak bütün üyelerin duyarlılıklarını kullanarak yeniden yapmak söz konusu olsa bile, sözleri de müziği de başlangıçta Gackt yazmıştı. Bu yüzden onun fikrine saygı göstermenin şarkıya daha fazla ikna edicilik kazandıracağını düşündüm.
𒀸 Turne boyunca bu şarkının kendisiyle epey yakınlaştığınızı düşünüyorum. Peki Közi için “Le ciel”, “üzücü”, “acı verici”, “nazik”, “ağır” gibi ifadelerle tarif edecek olursak nasıl bir his taşıyor?
Közi: “Üzücü”, “acı verici” gibi şeylerin hepsini içeren, insanın sahip olduğu bütün duyguların topyekûn kaosun içinde olduğu bir şey gibi. Sanırım bu da bu kez ortaya çıkan sese yansıdı.
𒀸 Gerçekten de. Gitar da sanki kişniyor gibi.
Közi: Gitarı çok çaldım. Bu sefer delicesine çaldım.
𒀸 Yaklaşık kaç gitar kullandınız?
Közi: Normal bir elektro gitar ve naylon telli klasik gitarın elektrikli versiyonu olan bir ele-gat olmak üzere iki tane.
𒀸 O ele-gat’ın sesi gerçekten oldukça etkileyici.
Közi: Bu sefer o ses daha en başından kafamda çalıyordu. Ben de “Bunda ele-gat’tan başka çare yok” diye düşündüm.
𒀸 Kayıt sırasında ruhsal açıdan ne durumda olduğunuzu hatırlıyor musunuz?
Közi: Herhâlde yine kaotik bir durumdu. Kulaklık da takmadım, click de dinlemedim. Gerçi bu zaten her zamanki hâlim.
𒀸 Ee, o zaman neye göre çalıyorsunuz?
Közi: Karın saatime göre. (gülüyor)
𒀸 Lütfen düzgün cevap verin! (gülüyor)
Közi: Ama yarısı şaka. Gerçekte kendi bedenime ve duygularıma göre çalıyorum. Özellikle bu şarkının fazla katı bir havası olsun istemedim. Bu açıdan canlı performanstaki hisle aynı. Dolayısıyla bunu şimdi yeniden kaydetsem muhtemelen yine farklı bir şey ortaya çıkardı.
Düşünce biçimi olarak, “bu da Le ciel’in bir tanesi” demek değil mi? Bunun bütün cevap olduğu anlamına gelmiyor.
𒀸 Bu single’ın yayımlanmasıyla birlikte MALICE MIZER şimdilik “merveilles serisi” kapsamındaki faaliyetlerine bir nokta koymuş olacak. Bir sonraki adımla ilgili planlar da artık yavaş yavaş şekillenmeye başladı mı?
Közi: Tabii ki. Gayet net bir şekilde görüyorum.
𒀸 Ne kadar net?
Közi: Hmm… “oboro” kadar.
𒀸 “Oboro” mu?
Közi: “Oboroge nagara”nın, yani “belirsiz bir şekilde”nin…
𒀸 Ee? Bu aslında hiç net görünmediği anlamına gelmiyor mu? (gülüyor)
Közi: Hayır! Her şey senaryoya göre ilerliyor!
YU~KI
𒀸 Yokohama Arena’daki konserle birlikte “merveilles ~終焉と帰趨~” turnesi finaline ulaştı. Yu~ki için bu turne nasıl bir anlam taşıdı?
Yu~ki: Çeşitli yerlerde çeşitli insanlarla tanıştığımız ve çeşitli sahnelere çıktığımız bir turneydi ama bu konseptle ilgili her şeyin henüz tamamen sona ermediğini hissediyorum. Gerçi bir anlamda bir noktaya geldik. Ama personelle aramızdaki güven ilişkisi de dâhil olmak üzere, insanlarla kurduğumuz temaslar sırasında bu kez çok fazla şey hissettim.
Bu yüzden her seferinde aynı şarkıları çalsam bile, kendi açımdan farklı duygular ve farklı hislerle çaldığım zamanlar oldu. Çok şey kazandım.
𒀸 Örneğin, kayıt yaptığınız zamankinden farklı yorumların şarkılara yansımaya başladığını mı söylüyorsunuz?
Yu~ki: Evet, öyle. Ama bu, zihnimde düşünüp oluşturduğum bir yorum değil. Daha doğal, sezgisel bir düzeyde farklılıkların ortaya çıkması gibi. Çalarken fark ettiğimde gözyaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğü oluyordu. Üstelik bir türlü durmuyordu.
𒀸 Daha önce böyle bir deneyim yaşamış mıydınız?
Yu~ki: Hayır, yaşamamıştım. Böyle nedensizce yoğun bir şekilde üzülmek ya da insanın içine saplanır gibi bir acı hissetmek benim için ilk kezdi. Ama aslında sahnede olduğum zamanlarda, böyle anlarda şaşırtıcı biçimde sakinleşebiliyorsunuz. “Ah, böyle ağlayıp durursam çok utanırım” diye düşünüyordum. (gülüyor)
𒀸 Yok canım, bence utanılacak bir şey değil.
Yu~ki: Sanırım hem fiziksel hem de ruhsal açıdan epey sınırda bir durumda performans gösteriyordum. O yüzden sinirlerim fazlasıyla hassaslaşmış olabilir.
𒀸 Bütün bunları yaşadıktan sonra Arena konseri, Yu~ki için güçlü bir başarı ve tamamlanmışlık duygusu yaratmış olabilir.
Yu~ki: Tam anlamıyla “gözümün önünden bir film şeridi geçer gibi” birçok şeyi hatırladım. “au revoir” ya da “エーゲ”yi çalarken, “Ah, böyle şeyler de olmuştu” diye biraz uzaklara dalarak hatırladığım anlar oldu. (gülüyor)
Ben bile şaşırdım. “Neden şimdi, tam burada Fransa’ya gittiğim zamanı hatırlıyorum?” diye düşündüm.
𒀸 Yalnızca turne sırasında yaşananları değil, o zamanki şeyleri de mi?
Yu~ki: Evet. Bir anda kafamın içinden hızla geçiverdi. Ve tam o anda, “Ah! Yanlış çaldım!” gibi bir şey oldu. (gülüyor)
𒀸 Demek ki şarkının taşıdığı duygunun içine bu kadar dalmıştınız. (gülüyor)
Yu~ki: Öyle de denebilir. (gülüyor) Ama son zamanlarda gerçekten şunu düşünüyorum: Eskiden canlı performanslarda hata yapmadan, mümkün olduğunca doğru çalmaya çalışmak benim için çok önemliydi. Ama sonuçta bu bir canlı performans. Bunun dışında, “yalnızca o anda ortaya çıkabilecek şeyler” de var, değil mi? Bence artık bunlara biraz daha fazla değer verebilirim.
Elbette asgari düzeyde korunması gereken şeyleri korumak gerekir. Ama kendi duygusal eğrimdeki değişime göre ritmi biraz olsun öne çekmem bile bence sorun olmayabilir. Bu açıdan Kami’nin bana yardımcı olduğu çok nokta oldu.
𒀸 Arena konserinde, bir performans sanatçısı olarak sizin için en duygusal an hangisiydi?
Yu~ki: Kesinlikle… “Le ciel”in sonundaki sahneydi. O bölüm var ya, kaç kez yapsam da gerçekten insanı içine çeken bir tarafı oluyor. Özellikle Arena’da, turnede yaptığımız gösteriden bazı açılardan farklıydı. Bir de mekânın o kadar geniş olması nedeniyle yeniden çok taze bir his verdi.
𒀸 Bu kez “Le ciel”, “Le ciel ~空白の彼方へ~” biçiminde yeniden düzenlenip single olarak yayımlanıyor. Yeniden kayıt sırasında Yu~ki olarak özellikle nelere dikkat ettiniz?
Yu~ki: Buraya kadar turneyi sürdürdüğümüzde, bu şarkının seriyi sonlandıran bir rolü olduğunu düşünüyorum. Ama benim özellikle önem verdiğim şey, şarkının sahip olduğu duyguyu ne ölçüde sese dönüştürüp ifade edebileceğimdi.
Ne kadar zor şeyler yapacağım gibi bir mesele değildi. Günlük hayatım boyunca hissettiğim şeyleri, çeşitli insanlarla temas ederek öğrendiğim duyguları ve bunların hepsini ortaya koyabilsem yeterli olur diye düşünüyordum.
𒀸 Bunun sonucunda bu kez “Le ciel ~空白の彼方へ~”, albümde yer alan “Le ciel”den biraz farklı bir izlenime sahip oldu.
Yu~ki: Evet, mesela etnik vurmalı çalgıları andıran loop sesleri de var. Bu kez böyle seslerin eklenmesiyle şarkı, aslında en başından beri bu şarkıyla ilgili kafamda taşıdığım imgeye daha da yaklaştı.
𒀸 Peki bu imge nasıl bir şey?
Yu~ki: Doğa, uçsuz bucaksız gökyüzü, yaşamın sıcaklığı gibi hisler.
𒀸 Gerçekten de daha büyük bir ölçeğe kavuşmuş gibi geliyor.
Yu~ki: Bu düzenlemenin temelini Gackt düşünmüştü ama ritim kısmını Kami en başından beri oldukça ayrıntılı ve özenli bir şekilde oluşturuyordu. Ben de onu dinleyip üzerine sesler ekleyerek kayıt yaptım.
𒀸 Bu sırada yaklaşım açısından bakıldığında, basın ses rengi de önceki versiyondan oldukça farklıydı, değil mi?
Yu~ki: Önceden fretless bas kullanıyordum ama bu kez normal bas çaldım. Bu yüzden ses açısından çok daha doğrudan bir hâle geldiğini düşünüyorum.
𒀸 Bu, turne sırasında geliştirdiğiniz tarzı kayıt sürecine de yansıttığınız anlamına mı geliyor?
Yu~ki: Hayır, ama kayıt ile canlı performans birbirinden farklı şeyler. Elbette canlı performanstan edindiğim çeşitli şeylerin etkilediği noktalar var. Ama kayıt sırasında üzerinde çok daha fazla düşünüp çalışabiliyorsunuz.
Özellikle bu seferki gibi bir düzenlemeye geldiğimizde, grupla provaya girip defalarca birlikte çalarak sonra kaydetmekten farklı oluyor, değil mi?
𒀸 Loop seslerinin de devreye girmesiyle daha karmaşık bir hâle geliyor.
Yu~ki: Tam da bu yüzden, yapan tarafın kusursuz bir imgeyi kavrayana kadar geçirdiği süreç zor oluyor. Canlıda yaptıklarımızı bir kenara koyup, bunu sıfırdan yeniden düşünmek gerekiyor. His olarak, bir kez tamamlanmış bir yapbozu parçalayıp yeniden en baştan yapmak gibi.
Üstelik ortaya çıkan resmin önceki versiyondan farklı bir açıya sahip olması gibi bir durum da var.
𒀸 Zor bir süreç gerçekten.
Yu~ki: Öyle yanları da var ama bundan daha önemlisi, benim için çok taze ve uyarıcı bir deneyimdi; bundan memnun kaldım. Şimdi geriye, bunu dinleyen insanların ne hissedeceği kalıyor.
𒀸 Bugün burada konuştuklarımızı dinlerken şöyle bir şey hissettim: Yu~ki, eskisine göre daha girişken olmuş gibi değil mi?
Yu~ki: Nasıl desem? Öyleymiş gibi gelmiyor da değil… Ama şimdi böyle söyleyince, eskiden kendi fikirlerimi ve düşüncelerimi bastırdığım zamanlar olmuş olabilir. Bir de yaptığım şeylere bakışımın yavaş yavaş değiştiği söylenebilir.
𒀸 Nasıl değişti?
Yu~ki: Müzik aracılığıyla onu alan insanlar üzerinde bir şekilde etki yaratmak istiyorum. Hatta bunun gerçekten gerçekleşebildiğine dair bir his de taşıyorum. Galiba bu konuda giderek daha hırslı hâle geliyorum.
Sonuçta mektup aldığımda mutlu oluyorum. “Aa, demek herkes böyle hissediyor” diye düşünüyorum. Böyle olunca da daha fazla çabalamak istiyorum.
Gerçi benim durumum Kami gibi “Size benim hayatımı göstereceğim!” diyecek kadar ileri gitmiyor. Benim öyle bir rock ruhum yok. (gülüyor)
𒀸 Ama yine de oldukça fazla “ateş” gelmiş gibi değil mi? Canlı performansta duygulanmanız, müziğin kendisine karşı daha hırslı hâle gelmeniz gibi…
Yu~ki: Herhâlde sonunda kan dolaşmaya başladı; insan olarak. “İnsan nedir?” temasının peşinden gitmeye değmiş demek ki. (gülüyor)
𒀸 O zaman daha önce insan değil miydiniz?
Yu~ki: Ha? Belki de öyleydi. Bu sefer de video ve fotoğraflardaki görünüşüm insan gibi değil zaten. (gülüyor)
𒀸 Peki bu single ile “merveilles serisi”ni tamamlayan MALICE MIZER bundan sonra nereye gitmeye çalışıyor? Kişisel görüşünüzü öğrenebilir miyiz?
Yu~ki: Bilmiyorum. Ama kişisel açıdan soruyorsanız, şimdilik bir yerlere seyahat etmek istiyorum.
𒀸 Yine mi? Bir ara Banana Wani-en demiştiniz. Bu kez nereye gitmek istiyorsunuz?
Yu~ki: Yakın/Orta Doğu’ya herhâlde.
𒀸 Ne yapmak için?
Yu~ki: Yani, aslında pek bilmiyorum ama öyle bir his var. O tarafların halk çalgıları falan ilginç olabilir, değil mi?
𒀸 Konu biraz asıl amacından saptı sanki. (gülüyor)
Yu~ki: Eh, küçük şeyleri kafanıza takmayın. Gerçi… Yakın/Orta Doğu neresi ki?!
KAMİ
𒀸 Biraz geçmişte kalmış bir konu ama, MALICE MIZER için fiilen ilk ulusal salon turnesi olan “merveilles ~終焉と帰趨~” senin için de çok şey kazandığın bir turne oldu, değil mi Kami-kun?
Kami: Ah, evet… Orası gerçekten derindi. Oldukça derindi ama kısaca söylemek gerekirse, şimdiye kadar sürdürdüğümüz “merveilles” akışı vardı ve ben onun içinde yer alan şeyleri kendi tarzımla ifade edebilmek için sürekli çabalıyordum. Ama turne sırasında biraz sağlığımı bozdum.
𒀸 Doğru, turne sırasında bir kez Tokyo’ya döndüğünde fenalaşmıştın, değil mi?
Kami: Evet. Şöyle bir şey oldu: “merveilles” dünyasına dair hislerim giderek daha da derinleşirken, bedenim buna ayak uyduramadı. Sonuçta turnenin ikinci yarısından itibaren, sanki kötü taraflarım giderek daha fazla ortaya çıktı.
𒀸 Kötü taraflar derken, özellikle ne gibi şeylerden söz ediyorsun?
Kami: Hmm… Bu aslında benim içimde yaşadığım bir mesele. Davulcu olarak nasıl çaldığım gibi bir mesele de değil. Nasıl anlatsam? Şöyle… Canlı performans sırasında işler istediğim gibi gitmediğinde, gereksiz duygular devreye giriyor. Bir tür zihinsel dağınıklığın beni engellemesi gibi.
𒀸 Yani bunlar, Yokohama Arena’daki final konserine kadar senin için büyük bir sorun hâline geldi?
Kami: Gerçekten çok büyük bir sorundu. Üstelik sonunda da bunu tamamen aşamadım.
𒀸 Öyle mi!?
Kami: Turne bitene kadar sürekli kendimi kötü hissediyordum.
𒀸 Ama izleyen biri olarak baktığımda, Arena’daki Kami’de bu kadar ciddi bir sorun olduğunu hissetmedim.
Kami: Sanırım turneyi sürdürürken büyüyen tarafım, dışarıdan öyle görünmemi sağladı. Fiziksel olarak da ruhsal olarak da tam anlamıyla iyi durumda değildim; kendi içimde bazı şeyler tam olarak birbirine oturmamış olsa bile, sanırım bunları bir şekilde telafi edecek bir şeyler kazanmışım.
𒀸 Bu, belki de kelimelere dökülmesi zor olan bir tür gelişimdi?
Kami: Evet, tam olarak öyle. Ben de o günün, yani Yokohama Arena’nın videosunu sonradan izlediğimde, o sırada düşündüğüm kadar kötü olmadığımı fark ettim ve bu bana garip geldi. Ama bunun muhtemelen gelişmek anlamına geldiğini hissettim.
Bir de grup arkadaşlarımdan ve bizi izlemeye gelen insanlardan aldığım, görünmeyen bir güç vardı ya… Sanırım onun da etkisi çok büyüktü.
𒀸 Bütün bu zorluklara rağmen, bu kadar çok konser verdikten sonra, Kami’nin içinde canlı performansların içeriğine dair yorumunun da yavaş yavaş değiştiğini söyleyebilir miyiz?
Kami: Canlı performansın tamamına yönelik olmaktan ziyade, değişen şey her bir şarkıya dair hislerim ve yorumumdu. Çünkü bütünün ötesinde, her şarkının kendine ait bir konsepti ve hikâyesi de var. Bunları ne ölçüde kendi tarzımla ortaya koyabileceğim meselesi zaten uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir konu.
𒀸 Bir şarkıya ne kadar duygusal olarak bağlanırsanız, orada bir tür “duygusal dalgalanma” ortaya çıkıyor. Bir davulcu için de bu “dalgalanmayı” ritmik istikrarla nasıl birleştireceği zor bir mesele olabilir.
Kami: Evet, bu benim uzun zamandır peşinden gittiğim büyük bir mesele. Gerçi turnenin ilk yarısı bu açıdan iyiydi.
Bir de Arena konusunda, şarkı sıralaması turnenin asıl bölümünden biraz farklıydı, değil mi? Bu da zorlayıcıydı. Çünkü turnede ikinci yarıda yaptığımız o coşkulu, kendimizi bıraktığımız bölüm bir anda en başa gelmişti.
𒀸 Aniden enerjiyi yükseltmeniz gerektiği için zor olabilir.
Kami: Hayır, enerjiyi yükseltmek açısından pek sorun yoktu. Ama daha en baştan öyle olunca, sakin olan kendimi kaybedecekmişim gibi hissettim ve biraz korkutucuydu. (gülüyor)
𒀸 Bir anlamda kontrolden çıkmaya yakın bir durum muydu?
Kami: Kendimi frenleyememek gibiydi. Ibaraki’deki konserde de bütün performans boyunca gözyaşlarımın bir türlü durmaması zordu.
𒀸 Sürekli ağlamak izleyenler için de korkutucu olmuştur herhâlde.
Kami: Ama gözyaşlarımı gizleyecek kadar anormal derecede terliyordum, o yüzden pek fark edilmemiş olabilir. Ateşim yaklaşık 39 dereceydi; ateş düşürücü de almıştım, onun etkisi de olmuştur herhâlde. Bütün vücudumdaki suyun dışarı çıktığını hissediyordum.
Ruhsal olarak da düşük müydüm, yüksek miydim, ben bile anlayamıyordum. “Galiba benim durumum gerçekten kötü” diye düşündüğüm oldu. (gülüyor)
Ama o sırada normalde bedenimin hareket etmemesi gerekmesine rağmen, yine de içimde bir şey uyandı.
𒀸 Bir tür uyanış yaşadın yani.
Kami: Evet. Sonra, kendi içimde farkında bile olmadığım böylesine güçlü bir gücün uyumakta olduğunu fark etmek bile beni yeniden duygulandırdı ve ağladım. (gülüyor)
𒀸 Belki biraz abartılı olacak ama, bu hayat görüşünü değiştirecek türden bir deneyim değil mi?
Kami: Ama gerçekten, bunu söylemenin abartı olmayacağı kadar güçlü bir his yaşamış olabilirim.
𒀸 Final Arena konserinde, Kami’nin içtenlikle teşekkür ettiği bir an vardı. O sırada şöyle düşündüm: “Bu insanın bu kadar açık bir ifadeyi dışarıya yansıtması ne kadar da nadir.”
Kami: Evet, gerçekten nadir bir şey. Aslında ben özünde dürüst ve açık bir insanım ama bunu günlük hayatta pek dışarıya gösteremiyorum. (utangaçça gülüyor)
𒀸 Turnede kazandığın bütün bu deneyimler, “Le ciel”i “Le ciel ~空白の彼方へ~” biçiminde yeniden kaydederken de işe yaradı mı?
Kami: Ah… Aslında burada “evet” demek isterdim. (gülüyor) Ama onun ritmini aslında turne sırasında kaydetmiştik.
𒀸 Yine de yeniden kayıt sırasında özellikle dikkat ettiğin bir şey olmuştur, değil mi?
Kami: Önceki “Le ciel”i evde dinlerken de, canlı performansta çalarken de, onda farklı yüzler ortaya çıktığını hissediyordum. “Bunu biraz daha şöyle yapsam daha iyi olmaz mı?” diye düşündüğüm noktalar vardı. Ben de işte o tarafları kullandım.
𒀸 Albüm versiyonu daha çok bir grup sound’u gibiydi, ama bu kez ritim daha sıra dışı bir hâle gelmiş ve bambaşka bir izlenim veriyor.
Kami: Loop’lar da kullandık. Ara bölümde dört kadar ritim üst üste biniyor. Ama bir kez tamamlanmış bir şeyi yeniden yapmak gerçekten zor. Çok düşündüm.
𒀸 Tahmin edebiliyorum.
Kami: Bunu şöyle düşünebilirsin: Şarkıyı bir kişiliğe benzetirsek, şimdiye kadarki “Le ciel” yalnızca şefkati bilen biri gibiydi. Bu kez ise sadece şefkati değil, öfkeyi ve daha birçok farklı duyguyu da öğrenmiş biri gibi duyulmasını istedim.
𒀸 Yani daha insana yakın bir hâle gelmiş gibi?
Kami: Aynen öyle. İnce duygusal değişimleri bile seslerin dengesini ve çalma biçimimi değiştirerek ifade etmeye çalıştım. Özellikle ara bölüm çok güçlü. Zillerde kontrolsüzce vuruşlar falan var. (gülüyor)
𒀸 “Kontrolsüzce vuruşlar” sözü bile kulağa oldukça güçlü geliyor. (gülüyor)
Kami: Hayır, ama gerçekten de bunlar benim yaşayış biçimimi yansıtan sesler. (生きざま)
𒀸 İşte geldi “yaşayış biçimi” açıklaması.
Kami: Çünkü gerçekten de o bölüm tam anlamıyla benim yaşayış biçimim. Kontrolsüzce vurmaktan başka, bağırıyorum da. O ara bölümde.
𒀸 Sesin de kayda girmiş miydi!?
Kami: İyi dinleyin. Gerçi iyi dinleseniz bile efekt uygulandığı için pek anlayamayabilirsiniz. (gülüyor)
Kami: Bu kez tesadüfen ortaya çıkan şeyler gerçekten çoktu. Mesela Gackt bana “Ritmi umursama, istediğin gibi çal” dedi ve bazı yerlerde o kaydı olduğu gibi kullandık.
𒀸 Böyle durumlarda benimsediğin yaklaşım, davulcu kimliğinin ötesine geçiyor mu?
Kami: Evet. O noktada kendimi pek davulcu gibi hissetmiyordum. Çünkü yalnızca davulcu olarak hareket etseydim, muhtemelen belli ölçüde kalıpların içinde kalan bir şey ortaya çıkardı. O sırada tamamen bir ifade sanatçısı konumundaydım.
𒀸 Tam anlamıyla “yaşayış biçimi” diyebiliriz.
Kami: Gackt sık sık kendisinin şarkının kahramanı olduğunu düşünerek söylediğini anlatıyor. Ben de aynı duyguyla yapıyorum. Kendimi şarkının kahramanı olmuş gibi hissediyorum.
𒀸 Belki zor bir soru ama Kami’ye göre bu şarkıdaki Luciel karakteri sonunda kurtuluyor mu?
Kami: Kim bilir… Bu şarkının yorumu benim o anki ruh hâlime göre bile değişiyor. Dileğim, kurtulmuş olması. Ama gerçekten ne olduğunu herkes kendi içinde hissedip düşünsün.
1997 Temmuz’unda…
1997 Temmuz’unda Malice Mizer, “merveilles” adlı hikâyenin bir perdesini kapattı. Ancak onların hikâyesi henüz sona ermiş değildi.
Malice Mizer’ın sahnede ördüğü “kötülük ve trajedi” dünyasının, o gizemli ve sonsuz hikâyenin parçalarını burada yeniden canlandırıyoruz.
Sonsuz bir hikâye yazan grup, bir sonraki perdeyi açmadan önce…
ACİL YAYIN KARARI!
MALICE MIZER
Canlı Tarih Fotoğraf Kitabı
『retour [ルトゥール] (Geçici Başlık)』
Yaklaşık beş yıl boyunca dergimizin takip ettiği Malice Mizer’ın canlı sahnelerine yüklediği hikâyeyi, üyelerin yorumları ve fotoğraf çekimleriyle yeniden kurguluyoruz.
Bugüne kadar yayımlanmamış çok değerli canlı fotoğraflarının yanı sıra, grubun kuruluşundan itibaren eksiksiz kronolojisi ve tarihçe röportajlarını da içeren, hayranların mutlaka edinmesi gereken kalıcı bir arşiv niteliğinde özel baskı.
Kasım ayında yayımlanması planlanıyor. Ayrıntılar, Fool’s Mate’in 12. sayısında (29 Ekim’de yayımlanacak) duyurulacaktır.
Tahmini fiyat: 3.000 yen (+600 yen kargo)
Yalnızca posta yoluyla siparişe özel hediyesi: B2 poster
Hediyeler sınırlı sayıda olduğundan, lütfen başvurunuzu mümkün olduğunca erken yapınız.
Kitapçı Sipariş Formu
(Fotokopi yapılabilir.)
Kitapçı mührü
Kitabın adı: retour [ルトゥール] (Geçici Başlık)
Tahmini fiyat: 3.000 yen
◇ Adres
◇ Ad Soyad
Rezervasyon adedi: ______ adet
Yayınevi: Fool’s Mate ☎ 03-3374-6117
Rezervasyon yapmak isteyenlerin bu formu en yakın kitapçıya götürerek başvuruda bulunmaları rica olunur.
Posta yoluyla rezervasyon veya sipariş vermek isteyenler, her bir kitap için 3.000 yen + 600 yen kargo = 3.600 yen tutarını şirketimize göndermelidir.
Para gönderme yöntemleri için derginin “Back Number Communication” sayfasına bakınız.
MALICE MIZER
Yeni Single — 30 Eylül’de Çıkıyor
Le ciel ~空白の彼方へ~
CODA-1617
840 yen (vergi dahil)
İlk baskıya özel geniş format kapak
Canlı Video — 28 Ekim’de Çıkıyor
merveilles ~終焉と帰趨~ l’espace (レスパス)
“Tour ’98 merveilles ~終焉と帰趨~” canlı görüntüleri.
5.985 yen (vergi dahil)
Fan Club — マシェリ (ma chérie)
Fan kulübüne katılmak isteyenlerin, 80 yenlik pul yapıştırılmış geri dönüş zarfını ekleyerek aşağıdaki adrese, Midi: Nette bünyesindeki “ma chérie” üyelik birimine başvurmaları gerekmektedir.
Fan mektuplarınızı da aynı adrese gönderebilirsiniz.
Bu sayının yayımlandığı sıralarda “merveilles” turnesi de Yokohama Arena’da sona ermiş, MALICE MIZER yeni bir hikâyenin başlangıcına doğru ilerliyor olacak.
Onların dünyası daha ne kadar genişleyecek? Bunun anahtarını elinde tutan Mana’nın dünya görüşünün temelini araştırmak üzere onunla kişisel bir röportaj gerçekleştirdik.
Ancak söyleşi beklenmedik bir yöne doğru ilerledi ve sonunda vardığı yer…!!
[Fotoğraflar 20 Temmuz 1997 Akasaka BLITZ, 10–11 Ekim Hibiya Açıkhava Sahnesi, 28–29 Aralık Shibuya Kōkaidō ve 1 Nisan 1998 Nippon Budokan konserlerinden.]
𒀸 MALICE MIZER’in sahne anlayışını anlamaya çalışırken, öncelikle Mana-chan’ın canlı sahneye yönelmesini sağlayan kıvılcımı öğrenmek istiyorum.
M: Bir grup olarak beni özellikle etkileyen bir şey olmadı. Onlu yaşlarımdayken sıradan bir şekilde yaşıyordum. Bir yandan da bir maaşlı çalışan olamayacağımı fark etmiştim. Başka ne yapabileceğimi de bilmiyordum. Müziği sevdiğim için, “Şimdilik bir grup kuralım bari,” gibi bir düşünceyle başladım. O zamanlar profesyonel olmayı hedeflediğim bir noktada değildim. Ama onlu yaşlarımdan yirmili yaşlarıma geçiş döneminde bir değişim oldu.
𒀸 Nasıl bir değişim?
M: İnsan olarak son derece yoğun duygular yaşadım ve kalbimin kapısı açıldı. İşte oradan sonra, aslında MALICE MIZER’in Mana’sı olan gerçek benliğim uyandı.
𒀸 Peki, ondan önceki sen nasıldın?
M: Artık başka bir insandım.
𒀸 Topluma karşı kendini kapatmış mıydın?
M: Öyle değil de… Aslında insan olarak dünyaya geldiğimde, yerine getirmem gereken bir tür görevim vardı. Kalbimin derinliklerinde uzun zamandır uyuyan o şey uyandı. O zamanki, yani onlu yaşlarımdaki ben, şimdiki benden tamamen farklıydı. Düşünce biçimim de bambaşkaydı. Şimdiki ben oldukça yenilikçi ve kendine güvenen biri ama onlu yaşlarımdaki ben gerçekten berbat bir insandı. Ne yapmam gerektiğini, ne için yaşadığımı bile bilmiyordum; öylece oradan oraya sürüklenip duruyordum. Bu yüzden o zamanlar “İşte bu!” deyip gerçekten yapmak istediğim bir şey hiç olmadı. Her zaman yarım yamalak kalıyordum.
𒀸 Peki seni ne duygusal olarak harekete geçirdi de kalbinin kapısı açıldı?
M: İşin ilginç yanı, bu bir şey görmemle falan olmadı. Daha çok ruhsal bir dünyayla, geçmişe ait anılarla ilgili bir şeydi… Küçüklüğümden beri gizemli şeyleri çok severdim. Ama neden sevdiğimi bilmiyordum. Şimdi ise neden sevdiğimi anlıyorum. Bir noktada, insanın düşünme kapasitesini aşan bir şey yaşadım. Ve orada gördüm… O gün, o anda, kesinlikle o yerdeydim.
𒀸 Ah… anlayamıyorum…
M: Sahne bulutların üzerindeydi.
𒀸 Kendini köşeye sıkışmış hissettiğin bir olay yaşayıp duygularının patlamasıyla başka bir “sen” mi ortaya çıktı?
M: Köşeye sıkışmak… Hmm, belki öyle denebilir. Ama ben çok çok eski bir zamanda bulutların üzerinde bulunmuşum. O zaman insan değildim. Bir gün uçağa bindiğimde, hayatımda ilk kez bulutların üzerini görebildim. O anda, “Ben geçmişte oradaydım,” diye fark ettim.
𒀸 O sırada şimdiki sen mi ortaya çıkmıştı?
M: Evet… Açıklaması zor ama… Benim şu anda MALICE MIZER yapıyor olmamın nedeni, grubun müzikal uyumu nasılmış, herkes birlikte çalıp ne kadar eğleniyormuş gibi bir şey değil. MALICE MIZER’i ilk kurduğumuz zamanlarda hâlâ bir grup olarak hareket ediyorduk. Ama zamanla farkına varmaya başladım. Artık beş-altı yıl oldu. Konsept hiç değişmediği için, aslında yapmamız gereken dünya o zamanlardan beri gözümün önündeydi.
Ama insan her gün çeşitli şeylerle karşılaşıyor, bunlardan etkileniyor, pek çok şey hissediyor; bakış açısı değişiyor, farkında olmadığı şeylerin farkına varıyor. İşte MALICE MIZER yapmamın nedeni benim için bir görev duygusuna yakın.
Hani majöre geçerken, o zamana kadar yaptığın müziğin bir hobiyken işe dönüştüğü söylenir ya. Bende durum böyle değil. Benim MALICE MIZER yapmam, iş kavramının ötesinde bir şey. Ne kadar zor olursa olsun, yapmak zorunda olduğum bir şey.
𒀸 Bu, yaşamak için mi?
M: Yaşamak için mi… Ya da dünyada var olmamın nedeni olarak mı, bilmiyorum. İnsan olarak bilmesem de olurdu belki bazı şeyleri. Ama ben öğrendiğim için artık zor bir yoldan yürümek zorunda kaldım. Bununla birlikte, o zorluğun arkasında mutluluk da var.
Uyanmadan önceki ben hiçbir şey düşünmüyordu ve çok rahat bir hayat yaşıyordu. Ama uyandıktan sonra her şey çok ağırlaştı. Yine de artık kendi yaşam yolumu görebiliyorum ve neden var olduğum benim için açık hâle geldi. Bu açıdan iyi oldu. Ama aynı zamanda sürekli bir acıyı da üzerime almak zorunda kaldım.
MALICE MIZER’in faaliyetleri dışarıdan bakıldığında görkemli ve çok eğlenceli görünüyor olabilir. Ama ben sürekli ruhsal dünyanın içinde savaşıyorum. Ben var olduğum sürece ruhumun dinleneceği bir an olmayacak.
𒀸 Buradan kaçmaman mı gerekiyor?
M: Kaçarsam kendimi yok etmekten başka çarem kalmaz.
𒀸 Yani varoluş nedenin ortadan kalkar?
M: Çünkü bunu yapabilecek tek kişi benim. Zor olduğunu düşünüyorum elbette ama yapmak zorunda olduğum için zor değil.
𒀸 MALICE MIZER’in diğer üyeleri böyle bir Mana hakkında ne düşünüyorlar acaba?
M: Onlara bu kadarını anlatmadım. (gülüyor)
𒀸 Hmm… (gülüyor) MALICE MIZER dünyasını kendi görevin olarak yaratmak için pek çok farklı yöntem olabilir. Peki şu anki yaklaşımını seçmenin nedeni neydi?
M: “Eğer bir grup yapmıyor olsaydın ne yapardın?” diye bir soru var ya. Belki resimle ifade ediyor olabilirdim, belki film yönetmeni olabilirdim diye düşünmek mümkün. Ama bunların hiçbiri benim için geçerli değil. Benim yaşam yolum, ifade biçimim yalnızca bu. Bunu yapmıyor olsaydım ben var olmazdım.
Benim ifade etmem gereken en büyük şey “ses”.
Dünyada gözle görülebilen, dokunulabilen, kokusu olan ve insanı etkileyebilen pek çok şey var. Ama sesin bir biçimi yok, gözle görülemiyor, dokunulamıyor, kokusu yok ve yalnızca o anda hızla geçip gidiyor. Buna rağmen insanın kalbine öyle güçlü bir şekilde saplanabiliyor ki gözyaşı dökebiliyorsun.
İşte ben böyle bir “ses” tarafından çok güçlü bir şekilde büyülenmiş durumdayım.
Benim MALICE MIZER ile yaptığım şey, bu “ses”i insanların gözleriyle görebileceği bir biçimde ifade etmek. Yani sesi üç boyutlu olarak, üstelik canlı bir şekilde ifade etmek.
Filmde ses de var, görüntü de; bu yüzden toplam bir sanat olduğu söyleniyor. Ama sonuçta iki boyutlu bir dünya. Ben ise üç boyutlu, yalnızca o mekânda ortaya çıkabilecek bir atmosferi; sesi ve görüntüyü, her şeyi bir araya getiren bir şey yaratmak istiyorum.
Bu yüzden “Ben bir grup kurmak istiyorum,” gibi bir düşünce değil bu.
𒀸 Yani MALICE MIZER’in müziğinin kendisini gözle görülebilir bir biçime dönüştürdüğünüz şey, bugünkü sahneniz.
M: Evet. Hâlâ başka ifade biçimleri olduğuna inanıyorum ve benim henüz fark etmediğim taraflar da olabilir. Şu anki hâlin nihai biçim olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Bundan sonra bambaşka bir görünüm de ortaya çıkabilir.
𒀸 Demek ki MALICE MIZER’in Mana’sı var olduğu andan itibaren o dünya da başlamıştı?
M: Başlamıştı. İnsanların aslında bilinçlerinin altında farkında oldukları şeyler vardır ama genel olarak bunların farkına varmazlar. Kalbini keskinleştirip farklı bir bakış açısından görmeye başladığında bunlar görünür hâle geliyor.
Aslında herkesin içinde uyuyan bir bilinç var. Benim şu an bu hâle gelmem de kitaplar okuyup çalışarak öğrendiğim bir şey değil. Şu anda söylediklerimden herhangi biri bir başkasından etkilenerek ya da kitap okuyup öğrenerek oluşmadı. Buna rağmen bunları böyle anlatabiliyorum.
Onlu yaşlarımdaki ben bunu asla düşünemezdi. Hiç ders çalışmıyordum zaten. Ama gerçek benliğim uyandığı andan itibaren değişmeye başladım.
Bu yüzden muhtemelen herkesin içinde uyuyan bir şey var. Mesele, kişinin bunun farkına varıp varmaması. Ama belki de farkına varmamak daha iyidir.
𒀸 Farkına vardığında acı tarafı da mı artıyor?
M: Acı ile mutluluğun her zaman birbirine çok yakın olduğunu düşünüyorum.
𒀸 Bir tür karşıtlık gibi mi?
M: Evet. Acı veriyor ama onun karşılığında bir mutluluk da var… Yine de acı verici olduğu kesin. (gülüyor)
𒀸 Bazen kendini kendin gibi hissetmediğin oluyor mu?
M: MALICE MIZER’de ifade ettiğim şey oyunculuk değil, doğrudan kendim.
𒀸 Ama şu anda sahnede yalnızca Mana-chan yok. Bu, bazen senin amaçladığın yönden farklılaşmıyor mu?
M: Farklılaşmamasının nedeni, üyelerin geçmişte de gelecekte de olmayacak, tam da bu zamanda bir araya gelmiş “seçilmiş beş kişi” olması. Bu dünyayı yaratacak olan bu beş kişi, bu çağda mutlaka bir araya gelmeliydi.
𒀸 Düşününce, ilk CD’niz memoire‘i hazırlamadan yaklaşık dört yıl önce seninle ilk konuştuğumda da “MALICE MIZER’in kimsenin yapamayacağı bir dünyayı ifade etmesini istiyoruz,” demiştin. O zamanlar bu kadar açık bir konsept yoktu; yalnızca temelsiz bir özgüven vardı. (gülüyor) Üstelik üyeler de farklıydı.
M: Bir noktadan sonra görünmeye başladı. Grubu kurduktan bir süre sonrasına kadar göremiyordum ama çekirdek olan şeyi görebiliyordum. Bu yüzden çok güçlü bir güvenim vardı. Grup adına yüklenen düşünceden, o çekirdeği genişletmeye kadar…
Ama o zamanlar henüz nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum.
Şimdiye kadar iki kez üye değişikliği yaşandı ama her seferinde o dönemde gerekli olan kişiler seçilmişti. Bugünkü noktaya gelebilmemizin nedeni de bu. Eğer en başından itibaren bu beş kişi bir araya gelmiş olsaydı, belki de işler böyle gelişmezdi.
Belirlenmiş bir kaderin içinde, benim farkında olmadan buraya kadar gelmemi sağlayan bir senaryo vardı. Ama bir noktadan sonra o senaryo görünür hâle geldi.
Shibuya Kōkaidō’da sahne aldığımızda da, Nippon Budokan’daki ilk konserimizde de… Herkes “MALICE MIZER’in bu kadar başarılı olacağını kim bilebilirdi?” diye düşünüyor olabilir. Ama ben bunu daha indie döneminde, canlı evlerinde sahne alırken bile görmüştüm.
𒀸 Yani bu bir tesadüf değil, kaçınılmazdı.
M: Evet. Bu yüzden büyük salonlarda sahne almak konusunda hiç tereddüt yaşamadım. İlk salon konserimizde sahne setinin plan ve üç boyutlu çizimlerini sahne yönetmenine götürdüğümde çok şaşırmıştı. (gülüyor) “Bu kadarını yapan bir grup daha önce hiç görmedim,” demişti.
𒀸 Bu, Mana-chan’ın “merveilles konsepti grubun kuruluşundan beri vardı” derken kastettiği şey, öyle mi?
M: Evet. Eskiden bunun henüz farkında değildim, bu yüzden kelimelerle düzgün ifade edemiyordum sadece.
𒀸 Hmm… Bunu okuyan insanlar anlayabilecek mi acaba?
M: Arada böyle röportajları da okumak iyi olur, millet. Anlamayanlar olabilir ama bu röportajdan bir şeyler hissedecek insanlar olduğunu düşünüyorum. Ben röportajlarda kendi dünyamdan söz etmek istiyorum. Şu an anlaşılması zor olabilir ama bugün biraz anlatmak istiyorum. (gülüyor)
𒀸 Aşk anlayışından bahsetmektense, bunları anlatmak daha mı iyi?
M: Ben hâlâ çocuğum, o yüzden aşk ve sevgi hakkında konuşamam. (gülüyor)
𒀸 Güzelce sıyrıldın oradan. (gülüyor)
M: Aslında kendi geçmişimin oluşumundan yola çıkarak hikâyeler yaratıyorum. Bu, benim yeryüzünde var olmamdan önceki hâlimle ilgili bir hikâye.
𒀸 Az önce bahsettiğin, bulutların üzerinde gördüğün diğer sen mi?
M: O da var. O zaman insan değildim. Avrupa’da doğmuş olan bir ben de var. Yeryüzünde doğmadan önceki geçmişimin oluşumuyla MALICE MIZER de birbirine bağlanıyor ve bu yüzden bu kadar derin bir hikâye ortaya çıkıyor.
Avrupa’yı neden bu kadar sevdiğime gelince… Çünkü daha önce orada bulunmuş olma deneyimim var. Bazı şarkıları o döneme ait anılarımdan yola çıkarak da yapıyorum.
𒀸 Yani yalnızca şimdiki sen değil, geçmişteki birçok senin birleşiminden bugünkü sen mi oluşuyor?
M: Evet. Bedenlerim çeşitli biçimlerde olmuş olabilir ama ruh sürekli birbirine bağlıydı. Bu yüzden aşırı yoğun duygulara ulaşana kadar yalnızca şu anki bedenimdeki ruhum vardı. Ama o noktaya geldiğimde, geçmişten dolaşıp gelen ruhu fark ettim.
İşte bu yüzden birinden etkilenmeme gerek kalmadan böyle bir dünya giderek oluşabiliyor.
𒀸 Oldukça felsefi…
M: Öyle mi? Ama son zamanlarda bunu kendim de hissediyorum. Hiçbir şey öğrenmeden nasıl böyle şeyler yapabiliyorum diye düşünüyorum.
Şu anki bedenime ait olmayan bir zamandaki ruhun dolaşım hâlinde olduğunu, insan olmadığım zamanki hâlimin de gözümün önüne gelmeye başladığını hissediyorum. Bazı şeyleri hâlâ tam olarak göremiyorum ama böyle yerlerden yavaş yavaş bugünkü benliğimin oluştuğunu düşünüyorum.
𒀸 Şu anda, bu çağda başka bir “sen” daha var mı?
M: Kim bilir… Sanki yalnızca bir tane varmış gibi geliyor ama bilmiyorum. İnsanların sık sık söylediği şey şu: “Sahnede duran Mana ile böyle normal şekilde konuşan Mana tamamen farklı biri gibi görünüyor. Gerçekten aynı kişi mi?” Sahnede olduğum zamanki tavrımla şu anki tavrım farklı, değil mi?
𒀸 Ama Mana-chan’ın yaydığı aura, nasıl giyinmiş olursan ol yine de yalnızca Mana-chan’a aitmiş gibi geliyor. Tanıyamadığım tek zaman, bir konserde kılık değiştirip salonun önünde kendi ellerinle broşür dağıttığın zamandı. (gülüyor) O zaman kendi enerjini ortadan kaldırmış gibiydin.
M: (gülüyor) Evet, öyle.
𒀸 Belki de sahnedeyken ve böyle konuşurken, doğal olarak kendi auranı ve “kî”ni farklı biçimlerde yayıyorsundur.
M: Olabilir. Ama günlük hâlimdeki ben var ve sahneye çıkmadan önce kostümümü giyip “Şimdi MALICE MIZER’in Mana’sı oluyorum,” diye bir şey yapmıyorum kesinlikle. Bu yüzden belki de benim bilmediğim bir yerde bir şeyler oluyordur. (gülüyor)
Bir de son zamanlarda hiç hastalanmıyorum. Bütün üyeler çevremde soğuk algınlığı geçirip yataklara düşse bile ben tek başıma hiçbir şey yaşamıyorum. Başta sadece hastalanmaya yatkın olmayan biri olduğumu düşünüyordum ama sonra bir şeylerin garip olduğunu düşünmeye başladım.
Belki de insan biçiminde olmama rağmen içimde insan olmayan bir taraf çok fazla.
Gerçekten tuhaf.
Bir de üyelerle birlikteyken herkes bir şeye gülüp dururken ben hiç komik bulmuyorum. Aslında baştan beri manzai ve komediyi de sevmem ama yalnızca bununla sınırlı değil. İnsanların normalde duygusal olarak tepki vereceği şeyler olduğunda bile çoğu zaman hiçbir şey hissetmiyorum.
Bu yüzden bana sık sık “Nasıl böyle ifadesiz kalabiliyorsun?” diyorlar. Ama o ifadesizlik benim için doğal. Kendimi tutmuyorum. Sadece sıradan insan dünyasında ortaya çıkan duygularla benim duygularım örtüşmüyor.
𒀸 Tersine, başkalarının hiçbir şey hissetmediği şeylere gülüyor musun?
M: Evet. Başkaları baktığında hiç komik olmayan şeylere, mesela… İnsanları gözlemlemeyi seviyorum. İnsanların farkında olmadan yaptıkları hâller bana komik gelebiliyor.
Komedi gibi, birilerini güldürmek amacıyla bilinçli olarak yapılmış şeyler beni pek etkilemiyor. Bir insan hiçbir şey düşünmüyorken, o hâlinden daha fazla şey hissedebiliyorum.
Bu yüzden birinin yaptığı sanatsal bir eseri izlemektense, çevrede tamamen doğal hâlde bulunan şeylere bakıp onlardan bir şeyler hissetmek ve bir şeyler çıkarmak benim için daha değerli.
Bu yüzden sık sık yürüyüşe çıkarım. Bulutların gelişigüzel hareketlerinden, binaların arasındaki ışık ve gölgelerden bile bir şeyler keşfedebilirim.
𒀸 Kendi yaptığın şeyler bu kadar yapay olmasına rağmen bu oldukça ilginç.
M: Çünkü ister film olsun ister tiyatro, ben bunları doğrudan keyifle izleyemiyorum. Yaratıcının bir şey yapmaya çalıştığını görebildiğim için objektif olarak izleyemiyorum.
𒀸 Mana-chan, psikolojik korku filmlerini seviyorsun, değil mi? Onları da özellikle mekanik taraflarını görmek için mi izliyorsun?
M: Özellikle öyle yapmak için değil. (gülüyor) Bir de gotik romantik korku filmlerini seviyorum. Bunlar A sınıfı filmlerle karşılaştırıldığında senaryoları çok ucuz olabiliyor, hiç iniş çıkışları olmayabiliyor. Ama görüntü estetiğinde ve kamera kullanımında kendilerine özgü bir duygu var ve orada mekân yaratmaya yarayan bir şey bulabiliyorum.
A sınıfı filmlerde senaryo fazla belli oluyor. Seyirciyi sıkmadan nasıl bir film yapılacağına ilişkin o yapay tarafı görebiliyorsun ve bu yüzden objektif olarak izleyemiyorum.
A sınıfı filmlerin eğlenceli ve keyifli olduğunu elbette biliyorum. Ama benim doğrudan keyif alarak izleyebileceğim şeyler değiller. Bu yüzden yapay olmayan, doğal şeylerden daha fazla şey elde ediyorum.
𒀸 Yani senin böyle objektif olarak gözlemleyebildiğin şeyler MALICE MIZER dünyasına yansıyor.
M: Evet. Şu anda kendimi en rahat hissettiğim yer kendi odam. Orada üç boyutlu objeler var ve bütün aydınlatma dolaylı ışıkla sağlanıyor.
Aslında en güzeli mum ışığı. Alevin içinde objeler yansıyor ve açıya göre bambaşka görüntüler ortaya çıkıyor ya… İşte böyle şeylere çok çekiliyorum.
Bir şeyi doğrudan ışıkla aydınlatırsan bütün görünümü ortaya çıkar. Ama ışığı dolaylı olarak verdiğinde, sanki onun içinde saklı olan bir şeyler görünür hâle geliyor.
Işık ve gölge söz konusu olduğunda, ben gölge tarafını — insanın en derinlerinde saklanan kısmı — ifade etmek istemişimdir hep. Bu da ifade biçimlerimden biri hâline geldi.
𒀸 Anlıyorum. Bu röportaj yayımlandığında Yokohama Arena da sona ermiş olacak ve konserleri izleyen insanlar “merveilles” dünyasını yeniden düşünüyor olacaklar.
M: Ben MALICE MIZER olarak sahnede performans sergiliyorum ve şu anda herkes MALICE MIZER’i bir grup olarak görüyor. Ama MALICE MIZER gerçekten bir grup mu acaba…
Yani ayrı bir sanat topluluğu falan da değiliz. (gülüyor) Şimdilik herkesin içine girebilmesi kolay olsun diye grup biçimini kullanıyoruz ama asıl amacımız… Muhtemelen kimse farkında değil.
Fufufu… (gülüyor)
𒀸 İş giderek biraz dinî bir hâl almaya başladı ama…
M: Belki de son kurtarıcı ben olacağım… Bunun ışığın mı yoksa gölgenin mi kurtarıcısı olacağını bilmiyorum ama… Herkesin kalbinin derinliklerinde uyuyan kısmı…
𒀸 Ortaya çıkarmak mı?
M: Ortaya çıkarırsam… Belki de “Keşke fark etmeseydim,” diye düşünebilirler.
𒀸 Peki Mana-chan, sen fark ettiğine memnun musun?
M: İşte bu zor. Ruhum nereye gitmeli? Aşkın, arzunun ve kederin sonuna vardığımda, ben neyi aramalıyım acaba?
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1998 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 01.07.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 26.08.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Kendilerine özgü estetik anlayışları ve dünya görüşleriyle, sıradanlığın çok ötesinde, kendilerine has bir ifade biçimi geliştiren Malice Mizer ve GUNIW TOOLS.
Her iki grup da birbirinden farklı estetik yaklaşımlar sergilese de, son derece titiz ve incelikli biçimde kurulmuş büyüleyici ve fantastik dünyaları, bir yerlerde derin bir düzlemde birbirine bağlıymış gibi hissettiriyor.
Her iki grubun da kilit konsept üreticileri olan Malice Mizer’den Mana ve GUNIW TOOLS’tan Tomo Furukawa (FULL), uzun zamandır birbirlerinin sanatsal çalışmalarına ilgi duyuyor, hatta birbirlerinin konserlerine gidip onları izlemişler.
Mekanik konularda yetenekli olan ve böcekler gibi küçük hayvanlara bayılan FULL; buna karşılık mekanik işlerden hiç anlamayan ve böcekleri görmekten bile hoşlanmayan Mana.
Bu iki kişiyi bir araya getiren sıra dışı bir söyleşi. Peki, bu ikilinin ortak noktası ne olabilir?
Mana: Aslında içten içe utanıyorum ben, kalbimin içinde yani. (gülüyor)
FULL: Ne? (gülüyor) Demek sen de bizdensin!
𒀸 Bu fotoğraf çekiminin özel bir konsepti var mı?
Mana: Özellikle yok.
𒀸 Furukawa-kun’un yüzündeki karıncalar peki?
FULL: Mana’nın böceklerden hoşlanmadığını duymuştum, o aklıma kazınmıştı. (gülüyor) Ama yapay şeylerle bir sorunu olmadığını da biliyordum. Bir ara bunu yapmak istiyordum ama bir türlü fırsat çıkmamıştı… O yüzden bu kez yaptım.
𒀸 Yüzüne karınca yapıştırılması gibi bir şeye nasıl bakıyorsun, Mana-kun?
Mana: Hiç sorun değil. Benim için her şey mümkün. İnsanların bende temiz ve özenli bir imaj olduğunu düşündüğünü biliyorum ama Malice Mizer’den ayrı olarak endüstriyel tarzda bir grupta çaldığım dönemde yüzümü bembeyaz boyayıp karmakarışık bir makyaj yapıyordum.
FULL: Ama Malice Mizer’dakilerin hepsi gerçekten oyuncu gibiler. İnsan kendini bu kadar rolüne kaptırabilen insanların nasıl bir araya geldiğini görünce kıskanıyor.
Mana: Eskiden bu kadar ileri gidemiyorduk gerçi. Önceki vokalistimiz de bu kadar ileri gitmek istemediği için gruptan ayrıldı. Kami ise davul çalmak isteyen biriydi; başlangıçta buna karşı çıkmış gibi görünüyordu ama zamanla bunun içinde kendine bir rol buldu ve “Böyle de olabilir” demeye başladı. Yani en başından beri böyle değildik.
𒀸 O zaman önce birbirinizin grubu hakkında sormak istediğiniz sorular var mı?
Mana: GUNIW TOOLS’un videolarını çekerken kamerayı kendin mi kullanıyorsun?
FULL: Evet, çoğunlukla. Kendimi çekerken genellikle üçayak kullanıyorum; özellikle istediğim görüntüyü elde etmek için kamerayı alçaktan ya da bir yüzeye yakın hareket ettirmem gerektiğinde de Asaki-chan’dan yardım istiyorum.
Mana: Sonra onları bilgisayara kendin mi aktarıyorsun?
Mana: Bu tarafı gerçekten ilgimi çekiyor. Çünkü ben bunu yapamıyorum.
𒀸 Mana-kun’un makinelerle arası hiç yokmuş.
FULL: Ben de aslında izlemek istediğim bir programın kaydını bile ayarlayamayan biriyim.
Mana: Ben de.
𒀸 Övünmüyorsunuzdur umarım. (gülüyor)
FULL: İş için kullanmam gereken bir şeyse bir şekilde öğrenmeye çalışıyorum ama onun dışındaki şeylere hiç kafa yormuyorum. Ama artık sıradan bir bilgisayarla bile, hepsini bir arada yapıp görüntü yakalayabileceğin sistemler var. [Kaynakta belirtilen görüntü kalitesinde] bir işi bile 500 bin yenin altında bir sistemle yapabiliyorsun. Bir kez başlayınca gerçekten eğlenceli.
Mana: Ben de aslında lisede bilgisayarla uğraşabileceğim bir dönem geçirmiştim. Hatta amplifikatör falan da yapıyordum ama şimdi hepsini tamamen unuttum. (gülüyor)
𒀸 Demek yapabiliyorsun aslında?
Mana: O zamanlar yapabiliyordum. Ama şimdi hiçbir şey bilmiyorum. O zaman da ders olduğu için mecburen yapıyordum zaten. (gülüyor) O zaman ilgilenip biraz daha öğrenmiş olsaydım keşke.
𒀸 Ama en azından bir temelin var, değil mi?
Mana: Hayır, yok.
FULL: Sanırım bunlar daha çok okuldan mezun olduktan sonra öğreniliyor… Okuldaki öğretmenlerin kendileri bile pek bilmiyorlar zaten.
𒀸 Mana-kun, bilgisayarla müzik falan yapmayı hiç denedin mi?
Mana: Aslında çok uzun zamandır bilgisayarla bir şeyler yapmak istiyorum. Çok istiyorum ama bir türlü elimi atamıyorum. Mesela Malice Mizer’e ara versek ve yapacak hiçbir şeyim olmasa, bilgisayarla müzik yapmak isterim.
FULL: Peki şarkıları nasıl yapıyorsun?
Mana: Şarkıya göre değişiyor. Gitarla yaptığım zamanlar da oluyor, klavyeyle yaptığım zamanlar da.
FULL: Bilgisayarla programlama yapmıyor musun?
Mana: Yapıyorum.
FULL: O zaman aslında bayağı kurcalıyorsun.
Mana: Yok, çok basit şeyler kullanıyorum.
FULL: Senin asıl enstrümanın gitar, değil mi?
Mana: “Asıl” demeyelim, hâlâ gitar çalıyorum. (gülüyor)
FULL: Doğru ya. (gülüyor) Ama sahnede elinde çaydanlıkla “tatata” diye yürüdüğünü, yelpazeyle kendini serinlettiğini falan görüyorum; aklımda hep öyle bir imaj oluşuyor.
Mana: Aslında gitar çalmak da eğlenceli ama böyle sahne gösterileri yapmayı da seviyorum.
FULL: Gitar elinde olsa bile hareketlerin hep o tarafa kayıyor zaten.
Mana: Evet. Kendimi tamamen müziğe kaptırıp, mest olmuş bir şekilde gitar çalmak gibi bir şey pek yok bende.
𒀸 Peki Furukawa-kun’un sorusu var mı?
FULL: Ne kadar ileri gitmeyi planlıyorsun?
Mana: Hmm… Çok fazla şey söyleyemem.
FULL: Böyle gösteri unsurları taşıyan bir şey yaptığında sürekli seviyeyi yükseltmek zorundasın, değil mi? Bunu düşününce oldukça zor bir yol seçtiğinizi düşünüyorum. Çünkü daha en başından çok yüksek bir seviyeden başladınız. Daha sade bir şey yapsanız bile bu kez izleyiciye gerilemişsiniz gibi görünebilir.
Mana: Evet, aynen öyle. Sürekli bununla mücadele ediyoruz.
FULL: Kazuo Ohno diye bir adam var, karanlık Butoh dansı dünyasından, doksan yaşında bir performans sanatçısı. İnanılmaz biri. Hiç hareket etmemesi, sadece orada var olması; bunların hepsi onun hayatının, oyunculuğunun ve sahne anlayışının bir parçası. Bir arkadaşım bana videosunu izletmişti. Sahnede sadece bir spot ışığının altında duruyor ama onu izlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Resmen yōkai mertebesine ulaşmış gibi. Bence sonunda sahnede, insanın kendisinden yayılan şeylerle ifade edebilmek gerekiyor. Siz de grup içinde böyle şeyleri konuşuyor musunuz?
Mana: Konuşuyoruz. Aramızda tiyatro ya da başka bir sahne sanatında profesyonel olan kimse yok. O yüzden yaptığımız şeylerin büyük bir kısmını yalnızca kendi duyularımız ve anlayışımızla gerçekleştiriyoruz. “En iyisi ne?” diye düşünüp ona göre yapıyoruz. Her şey tamamen kendi yöntemimizle. Dans da ediyoruz ama hiçbir zaman profesyonel olarak ders almadık. Makyajı da yalnızca kendi hislerimize göre yapıyoruz. Ama kendi konser videolarımızı izlediğimizde, eksik kalan taraflarımızı görebiliyoruz. “Burayı düzeltelim”, “Şöyle yapsak daha iyi olur” diye birbirimize tavsiyelerde bulunuyoruz. Çünkü Malice Mizer için neyin doğru olduğunu gerçekten bilmiyoruz.
FULL: Sahne düzenlemesi konusunda size yol gösteren bir beyin, bir danışman falan yok mu?
Mana: Yok. Indie dönemimizde her şeyi yüzde yüz kendimiz yapıyorduk. Major dünyasıyla çalışmaya başladıktan sonra birçok farklı insanla çalışmaya başladık. Ama onlar bile “Siz bunu kendiniz yapmaya devam etseniz daha iyi” diyorlar. Basit tavsiyeler veriyorlar ama Malice Mizer’in kendi duyarlılığını korumasının daha iyi olduğunu, dışarıdan insanların fazla müdahil olmamasının daha doğru olabileceğini söylüyorlar.
Eskiden Malice Mizer neredeyse benim kendim gibiydi; başka insanların kesinlikle içine girmesini istemezdim. Ama son zamanlarda birçok farklı insanla karşılaşmaya başladım ve artık başkalarının fikirlerini de dinliyorum. Çünkü bazen benim asla düşünemeyeceğim fikirlerle geliyorlar ve ben de “Aa, anladım!” diyorum. O yüzden artık “Mutlaka yalnızca biz yapmalıyız” diye düşünmüyorum.
FULL: Büyük salonlarda, mekânın atmosferini ne kadar uzağa taşıyabileceğin diye bir mesele var, değil mi? Salon büyüdüğünde nereden kısıp nereden güçlendireceğini düşünmen gerekiyor.
Mana: Evet, bunu sürekli düşünüyorum. Sonuçta tiyatro yapmıyoruz; küçük bir şey yaptığında seyirci onu göremeyebiliyor. Eskiden live house’larda çalarken çok daha teatral şeyler yapıyorduk ama aynı şeyi büyük bir salonda yaptığında hiç görünmüyor. Bu yüzden büyük salonla küçük bir mekân arasındaki sahneleme farkı üzerinde gerçekten çok kafa yoruyorum.
FULL: Çünkü ellerinle yaptığın küçük hareketler bile büyük salonda anlamsız hâle gelebiliyor.
Mana: Evet.
FULL: Dolayısıyla sahnelemeye daha önce hiç bakmadığın bir açıdan yaklaşman gerekiyor. Ben de ilk kez Shibuya Kokaido’da sahne aldığımda bu konuda çok kafa yormuştum. (gülüyor)
Mana: Konserden sonra kayıt için çekilen videoyu izlediğimde şunu düşünüyorum: O anda sahnede yaptığım şey bana “çok büyük” gelmişti ama aslında videoda hiç de öyle görünmüyor. Gerçekten abartılı denebilecek kadar büyük hareketler yapmayı denemeye başlamamız da sanırım büyük salonlarda sahne almaya başladıktan sonra oldu.
FULL: Bana göre büyük bir salonda yapılan sahne gösterilerinden biri, sahnenin bir ucundan diğerine “koşmak”. Ama bu aslında hâlâ insanın kendi bedensel ölçeğinin dışına çıkamadığımızı gösteriyor.
Mana: Koşmana bile gerek yok. Sadece orada durduğunda bile bir auran varsa yeter.
FULL: Evet, aynen. Ama o auraya sahip olmak için ne yapmak gerekiyor, onu düşünüyorum. Belki de bir şelalenin altında durmak falan gerekiyordur. (gülüyor)
Mana: Sahnede utanmak kesinlikle olmaz.
FULL: İşte Malice Mizer’de buna hayran kaldım.
Mana: Aslında içten içe utanıyorum. (gülüyor)
FULL: Ne diyorsun! (gülüyor) Demek sen de bizdensin!
Mana: Önemli olan, bunu nasıl belli etmeyeceğini göstermek. Zaten aslında oyuncu falan değiliz.
𒀸 O zaman biraz gruptan uzaklaşıp hobilerinize geçelim. Mana-kun, odanda minyatür bir şelale yaptığını duydum?
Mana: Evet. Etrafını da bayağı süsledim. Şelalenin en üstüne bir şato yaptım, şelalenin altına da Özgürlük Heykeli’ni koydum.
FULL: Kaplumbağa falan yok mu?
Mana: Yok. Kendi zevkime göre dekore ettim.
FULL: Ben eskiden masanın içine kum koyup üzerini camla kapatır, içinde karınca aslanı beslerdim. Arada karınca yakalayıp yem olarak verirdim.
Mana: Ben de çocukken böyle şeyler yapardım. Tapınağın avlusunun altındaki yerlerde falan.
𒀸 Ne? Çocukken böceklerden korkmuyor muydun?
Mana: Bir dereceye kadar sorun değildi.
𒀸 Ne zaman nefret etmeye başladın?
Mana: Çocukken… İlkokul çağlarında falan. Ama o sınırın ne zaman oluştuğunu hatırlamıyorum.
Mana: Christopher Lee’nin Kyojin Dracula diye bir filmi vardı, sende yok muydu?
FULL: Uzun zamandır peşinden koşup bir türlü cevabını bulamadığım şey, Kaijū Būsuka’nın düşmanının adı. Bilmiyor musun?
𒀸 Ama böcekleri bu kadar seven biriyle…
FULL: Ben aslında o kadar da seviyorum denemez.
𒀸 Ne?
FULL: İnsanlardan biraz daha fazla seviyorum sadece.
𒀸 (gülüyor) Kimse inanmaz buna.
FULL: Hayır, şekillerini seviyorum.
Mana: Şekillerini mi?
FULL: Evet. Ne kadar sıra dışılar, değil mi? Altı bacakları oluyor, üst kanatları kahverengi ama tersini çevirdiğinde altında güzel desenler çıkıyor falan.
Mana: Onlar güzel ama mesela ağustos böceğinin alt tarafı…
FULL: O Art Deco’dur.
Mana: Olmaz! (gülüyor) Dişi gergedan böceklerinin üzerinde tüyler oluyor ya? İşte ona hiç dayanamıyorum.
FULL: Gergedan böceğinin canlıyken kokusunu bir dene, tatlı ve güzel kokar. (gülüyor)
Mana: Çocukken gergedan böceği beslemiştim ama…
FULL: Ben bu yıl larvadan yetiştirmeyi başardım.
Mana: Çocukken böyle şeyleri beslesen bile genellikle hemen ölüyorlar.
𒀸 Ölmeleri mi hoşuna gitmiyor?
Mana: Hmm… Asıl şekilleri, özellikle alt tarafları falan hoşuma gitmiyor. Bakmak sorun değil ama böcek dışında balık da sevmiyorum, kedi ve köpek de.
FULL: Kedilerin alt tarafını da mı sevmiyorsun? Geçen gün bir arkadaşımın evinde kısırlaştırılmış bir kedi vardı, karnındaki tüyleri tıraş etmişlerdi. “Kedinin çıplak teni!” diye diye dokunup durdum, çok hoşuma gitti. (gülüyor) Halbuki ne kadar tatlı.
Mana: Tatlı olduklarını biliyorum ama… Neden olduğunu ben de bilmiyorum, hoşlanamıyorum. Çocukken gergedan böceği falan toplamaya giderdim ama farkına varmadan onlara dokunamaz hâle gelmişim.
𒀸 Hayvanları bir kenara bırakırsak, birçok insanın yetişkin olduğunda böceklerden korkmaya başladığını düşünüyorum. Sizce bunun nedeni ne?
FULL: Bence anne babalar. “Dokunma!” diye bağıran ya da “Aaa!” diye korkan bir anne varsa çocuk da bunun korkulacak bir şey olduğunu düşünüyor. Ama ben de tırtıllardan hoşlanmıyorum. Bir kere soktu çünkü. Balık tutmak için yem ararken soktu ve inanılmaz acıdı. Ondan sonra korkmaya başladım.
Mana: Ben de tırtıllardan hoşlanmıyorum. Eskiden onları infaz ederdim çünkü.
Mana: Çok kötü kokuyordu. Ondan sonra tırtıllardan nefret etmeye başladım. Gerçi “ondan sonra” demek de doğru değil; genel olarak böceklerden hoşlanmıyorum. (gülüyor)
Bir de yenmek için kurbağa yakalamaya gitmiştim. Yenilebilir kurbağa yakalamak için nedense Japonya’daki bir tür kurbağayı yere vuruyorduk. Bana öyle yapmam gerektiğini söylemişlerdi, ben de öyle yapıyordum. Kurbağayı yere vurup öldürüyor, derisini yüzüyor, ayaklarına ip bağlıyor ve onunla yenilebilir kurbağa yakalıyordum. Ama neden onu öldürüp derisini yüzdüğümü bilmiyordum. Birinden öğrenmişim ve öyle yapmışım, hatırladığım kadarıyla.
FULL: Ben hiç yapmadım. Ama bence çocukken böyle canlı öldürme deneyimleri yaşamak önemli. Böylece ölümün ne olduğunu anlarsın. Bunu anlamadığın için gerçekten yapıyorsun zaten. Bir noktada “Bu korkunç bir şey” diye düşünmeye başlayacağın zaman geliyor.
𒀸 Öldürmüş olmak konusunda mu?
FULL: Evet. “Aynı şey bana yapılsa ne hissederdim?” diye düşünmeye başlıyorsun. Yaparken bir yandan “Aaa, korkunç!” diyorsun.
𒀸 Evet, belki de öyledir. Bu arada ikinizin de figür koleksiyonu yaptığınızı duydum.
FULL: O kadar da yapmıyorum.
Mana: Ben de koleksiyon denecek kadar çok toplamıyorum. Sadece istediğim şeyleri alıyorum.
FULL: Koleksiyon yapmak için hayatımı adamış değilim. Sadece detaylarında bir şekilde hoşuma giden, içimde bir yerlere dokunan şeyleri alıyorum. Bazen biraz canımı sıkan bir şey olduğunda da gidip bir şey satın alıyorum. (gülüyor)
𒀸 Mesela Magma Taishō gibi şeyler. (gülüyor) Mana-kun, sen neler topluyorsun?
Mana: Çok fazla değil ama çoğunlukla Dracula tarzı şeyler.
𒀸 Toplama konusunda bir ortak noktanız var gibi, değil mi?
FULL: Bende toplama merakı çok fazla. İnsan neden bir şeyler toplar acaba?
Mana: Hmm… Ben daha çok popüler olan şeyleri pek istemiyorum.
𒀸 Mana-kun’un video meraklısı olduğunu da duyduk.
Mana: “Meraklı” denecek kadar değil, daha yolun çok başındayım. Son zamanlarda toplama işini pek yapmadığım için koleksiyonum hiç artmadı.
FULL: Eskiden Christopher Lee’nin vampir filmlerini topluyordum. Ama birine ödünç verince kayboldular.
Mana: Onun ikinci filmi olan Kyojin Dracula sende yok muydu?
FULL: Hatırlamıyorum.
Mana: İşte onu istiyorum. Neden Dracula filmlerini istediğimi sorarsan… Küçükken bir Dracula filmi izlemiştim ve uçurumdan düşülen bir sahne aklıma kazınmıştı. O filmi bulmak istiyorum.
FULL: Dracula değildir belki.
Mana: Hayır, bir at arabası vardı, geceydi… Bir de haça saplanıyordu. Uçurumdan düşüp haça saplandığı birkaç film var ama görüntü farklı. O yüzden Dracula filmlerini topluyorum.
FULL: Farklı bir film olmalı. Ama Christopher Lee filmi olmadığı kesin.
Mana: Hmm… Christopher Lee’nin filmleri arasında da henüz sahip olmadıklarım var. Kyojin Dracula’yı merak ediyorum.
𒀸 Hâlâ peşinde misin?
Mana: Evet. Ama yalnızca onu aramıyorum tabii.
FULL: Benim yıllardır peşinden koşup bir türlü cevabını bulamadığım şey, Kaijū Būsuka’nın düşmanının adı. Hatırlayamıyorum. Hatta bebeği bile vardı bende… Herkes Būsuka’yı biliyor ama… Siz izlediniz mi?
Mana: Hayır.
𒀸 Būsuka’nın bir düşmanı mı var?
FULL: Kötü biri var. Mana’nın böyle konulara meraklı olduğunu duyduğum için, belki birçok şeyi biliyordur diye düşündüm.
Mana: Būsuka’yı bilmiyorum. Pek canavar meraklısı değilim. Canavar figürleri de toplamıyorum.
FULL: O zaman Rika-chan falan mı?
Mana: Öyle şeylerim yok. (gülüyor)
FULL: Son zamanlarda Barbie’nin yeni modellerinden Madame de Barbie diye birini biliyor musun? İnanılmaz kıyafetleri var.
Mana: Vücudu aşırı yetişkin kadın tarzında olan mı?
FULL: Hayır, o değil. Çok gösterişli bir elbisesi olan bir model. Sen görsen hoşuna gider diye düşünüyorum.
Mana: Öyle bir şey de var demek. Ama istesem bile insanların ne düşüneceğini düşünüyorum biraz. (gülüyor)
FULL: Ben artık hiç umursamıyorum.
Mana: Grup arkadaşlarım bir şeyler söylüyor çünkü. Böyle şeyler satın alınca.
FULL: Bana da söylüyorlar. Mesela kurgu üzerinde çalışırken çok yorulduğum bir gün, gidip birdenbire ceset fotoğraflarından oluşan bir kitap satın almıştım. Sonra Asaki-chan’a “Bu iyiymiş, bir baksana” diye gösterdim. Ofistekiler de “FULL iyice tuhaflaşmış!” diye dalga geçtiler. (gülüyor)
Mana: Ben de cesetlerle ilgili şeyleri seviyorum.
FULL: Cesedin üzerinde mantarların yetiştiği bir kitap var.
Mana: Öyle mi?
FULL: Suyun kenarında ölmüş bir ceset. Böyle şeyler insana monoton günlük hayatına bir tokat atılmış gibi geliyor. (gülüyor)
Mana: Anladım.
FULL: Sürekli evde video yapıyordum, biraz uyarıcı bir şeylere ihtiyacım var diye düşündüm.
𒀸 Güzel görünen cesetler hoşuna gitmiyor mu?
FULL: Güzel görünenler bana sadece uyuyan insanların fotoğrafları gibi geliyor. Gerçekten öldüklerini ve toprağa geri döneceklerini hissettirmiyor. Parçalanma hâllerini… Çocukken sokaklarda çok fazla başıboş köpek vardı. Yol kenarında ölmüş olurlardı. Her gün okula gidip gelirken köprünün altında ölmüş köpeklere bakardım. Üzerlerinde kurtçuklar oluşuyor, yavaş yavaş parçalanıyor ve sonunda yok oluyorlardı. “Demek böyle ayrışıp yok oluyorlar” diye düşünmüştüm.
Mana: Ben de aşağı yukarı böyle şeylerden hoşlanıyorum. Biraz grotesk şeyleri seviyorum.
𒀸 Böyle fotoğraf kitapları satın alıyor musunuz?
Mana: Bende birkaç tane var. Eskiden video kiralama dükkânında çalışıyordum, Death File falan…
FULL: Aa, o olmaz. Hareketli görüntüler olmasın. Kandan nefret ederim.
Mana: Gerçek kan olmadığı sürece…
FULL: Kanı hiç sevmiyorum. Ölümün kendisi olsa bile siyah-beyaz fotoğraflar sorun değil ama renkli ceset fotoğraflarına bakamıyorum.
Mana: Gerçekten biraz rahatsız edici ama… yine de görmek istiyorum.
FULL: Hmm… Böcekler daha güzel. (gülüyor)
𒀸 (gülüyor) Konu gerçekten çok farklı bir yere geldi. Son olarak, birbirinizden ne bekliyorsunuz?
FULL: Hmm… “Bekliyorum” demek daha doğru olur. Bizim için de geçerli ama bence Malice Mizer deneysel unsurların bir araya gelmesinden oluşan bir grup. Bir an önce bir tür tamamlanmış hâlini görmek istiyorum.
Mana: Görüntülerini bile kendileri yapan bir grup hâlâ pek yok, değil mi? Bence bunun onlara çok güçlü ve özgün bir renk kattığını düşünüyorum. Nereye gideceği belli olmayan, izlerken “Acaba bundan sonra ne olacak?” diye merak ettiren bir grup. Bence bu taraflarını daha da ileri götürmeye devam etsinler.
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 03.1998 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 29.06.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 26.08.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Tokyo, Nagoya ve Osaka’yı dolaşan “Ville de merveilles 透明の螺旋” turnesinin finali, Shibuya Kokaido’da gerçekleşti. Sahne üzerinde sergiledikleri performansta, gösterinin kurgusunu daha da geliştirerek kendi dünyalarını genişlettiler. Mart ayında yayımlanacak albümlerinden pek çok yeni parçaya da yer verdikleri bu göz alıcı geceyi sizlere aktarıyoruz.
28-29 Aralık — Shibuya Kokaido
Yazı: Yuki Sugie Fotoğraflar: Mayumi Fukaminato
“Parıldayan bir dünya.”
O gece her şey, nostalji uyandıran melodisiyle “月下の夜想曲 de l’image” adlı parçanın nereden geldiği belli olmayan bir yerden çalmaya başlamasıyla böyle başladı.
MALICE MIZER’in 1997 yılının sonunda gerçekleştirdiği Tokyo, Nagoya ve Osaka’yı kapsayan “Ville de merveilles 透明の螺旋” turnesi, bir dizi “merveilles” serisinin parçası olmasının yanı sıra, “au revoir” single’ının yayımlanmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleştirilen bir turneydi. Tokyo’daki iki günlük konserin her iki günü de aynı akışla gerçekleştirildi.
Öncelikle perdenin açılmasıyla sahnede beliren şey, renk doygunluğundan yoksun ama yüksek parlaklıkta ışık saçan metalik malzemelerle hazırlanmış iki katlı bir sahne dekoruydu. 80’ler Londra popunu andıran dans ritimleriyle “Je te veux” çalarken, merkezin arka kısmındaki dairesel yapıda bulunan döner kapı açıldı ve Gackt buradan sahneye çıktı. Üst katın sağ tarafından yu~ki, sol tarafından ise kami belirdi. İkisi, sahneye yerleştirilmiş mankenlerden dönüştürülmüş perküsyon setlerine vurmaya başladı.
Etrafımıza baktığımızda, tüm üyelerin gümüş ve gri tonlarını temel alan kostümler giydiğini görüyorduk. Özellikle mana’nın mikro mini elbisesi ve uzun çizmeleri ile Gackt’ın ince belini vurgulayan kısa kesimli kostümü büyük beğeni toplamıştı. Nitekim sahnede canlı, doygun renklere rastlanmıyordu. Acaba bu, “透明の螺旋” yani “saydam sarmal” başlığıyla bağlantılı olabilir miydi?
Bunları düşünerek izlemeye devam ederken, yu~ki ve kami iki yanda kurulmuş uzun merdivenlerden “dans ederek” aşağı inmeye başladılar. Başka bir deyişle, o sırada sahnedeki bütün üyeler dans ediyordu. “Nihai sanat topluluğu” olarak anılmaya alışkın olmalarına rağmen, onların böyle bir şey yaptığı daha önce hiç görülmemişti.
Ritim bölümündeki iki üye kendi enstrümanlarının başına geçti ve Gackt her zamanki gibi, “Haydi, üstüme gelin!” dercesine coşkulu seyirciyi daha da kışkırtarak “ILLUMINATI” ile birlikte elektronik müzik unsurlarının güçlü olduğu parçaları art arda seslendirdi. Ancak bundan sonra sahne bir anda kaotik, bambaşka bir dünyaya dönüştü.
Önce közi ve yu~ki’nin çıkardığı, adeta Einstürzende Neubauten’i bile aratmayacak endüstriyel gürültüler yankılandı. Ardından yu~ki upright bass, közi ise çello kullanarak deneysel ve sürreal bir enstrümantal performans sundu.
Tam bu sırada beyaz giysilere bürünmüş mana ortaya çıktı. Yavaşça sahnenin ortasına kadar yürüdü ve havada süzülen mavi-gümüş renkli bir elmayı elinde tutarak dua edercesine bir ifade, ardından da nedense şaşkın ve afallamış bir ifade sergiledi.
İkinci gün ise bu sahneye közi’nin çellosunu vahşice parçaladığı bir an da eklendi. Bunun ardından sahne karanlığa gömüldü.
Kısa bir süre sonra sahnede beliren kişi, yılan desenli uzun bir paltoya bürünmüş Gackt’tı. Burada Debussy’nin “Pour le piano” adlı eserini kendine özgü biçimde düzenleyerek, daha önce görülmemiş denli dinamik ve çarpıcı bir parmak hakimiyetiyle seslendirdi ve seyirciyi büyüledi. Ardından kami’nin de katıldığı ortak performansla birlikte, bu solo bölümlerin tamamında MALICE MIZER’in gerçekleştirebileceği türden, hem işitsel hem de görsel açıdan yenilikçi bir yaklaşımın tadını çıkarmak mümkündü.
Her iki günün ardından da uzun bir MC bölümü ayrılmıştı. Burada Gackt’ın alışveriş konusunda bir fanatik olduğundan (28’i) ve gördüğü tuhaf bir rüyadan (29’u) söz edildi; bunlar hafif ve esprili bir anlatımla aktarılırken salon kahkahalara boğuldu.
Ardından Gackt şöyle dedi:
“Ben sık sık şarkı sözlerimde ‘gökyüzüne düşmek’ ifadesini kullanıyorum. Ama benim için gökyüzü, MALICE MIZER için gökyüzü… Bunun derin bir anlamı var. Bunları düşünmenizi isterken ortaya çıkan yeni bir şarkı bu. ‘Le Ciel’…”
Böylece konserin ikinci yarısı başladı. Buradan “ヴェル・エール”e kadar uzanan akış, onların örmeye devam ettikleri dünyayı anlamak açısından önemli bir anahtar niteliğindeydi.
Finale doğru MALICE MIZER repertuarının daha tanıdık ve kolay benimsenen parçaları olan “Madrigal”, “Brise” ve “ma chérie” art arda geldi. mana’nın sevimli hareketleri ve Gackt’ın muzip tavırları da bunlara eşlik ederek ortama sıcak ve huzurlu bir hava kattı ve ana bölüm böylece sona erdi.
Dinmeyen tezahüratlara karşılık verilen encore’da yalnızca “au revoir” adlı tek bir parça seslendirildi. Bunun da oldukça anlamlı bir tercih olduğu açıktı. Üyeler performansı tamamladıktan sonra mana, közi, yu~ki, kami ve Gackt sırasıyla sahnenin arka tarafındaki kapıdan yayılan güçlü beyaz ışığın içine doğru sessizce ilerleyerek gözden kayboldular.
Böylece, gelip geçici ama göz kamaştırıcı “parıldayan dünya” da yok olup gitti.
Düşündüğümde, o ışığın ötesinin bu dünyadan farklı bir zaman ve mekâna bağlandığını, onların da oradan bir tür niyetle gönderilmiş elçiler olduğunu düşünmeden edemiyordum.
Nedense, o gecelerin gerçekten böyle olduğuna dair his içimden bir türlü gitmedi.
Ve böylece o gizemli geceler sona erdi.
Harikalar Diyarı’na Serenad
Mart ayında merakla beklenen ilk büyük albümlerini yayımlamaya hazırlanan MALICE MIZER, 11 Şubat’ta yeni single’ı “月下の夜想曲”ı piyasaya sürecek.
Bu kez, yıl sonundaki turnede de seslendirilen bu parça hakkında ve yeni albümden bir kesit sunan bir röportaj gerçekleştirdik.
Röportaj ve metin: Yuki Sugie
𒀸 Yıl sonunda Shibuya Kokaido’daki konseriniz sona erdikten sonra, MALICE MIZER üyeleri çıkışınızdan bu yana ilk kez uzun bir tatile girmişsiniz, öyle mi?
közi: Tatil dediğin şey, öyle tamamen dinlendiğimiz bir tatil değildi aslında. Tokyo’da kaldım; insanların konserlerine gittim, insanlarla görüştüm. Bir de Mac (bilgisayar) aldım, onunla uğraşıp durdum.
𒀸 Onu beste yapmak için mi aldın? Yoksa grafik işleri için mi?
közi: Her şey için. PowerBook’un üst modellerinden biri.
𒀸 Teknoloji konusunda zayıf olduğunu söylemene rağmen, MALICE içinde Mac konusunda öncü kişi oluvermişsin.
közi: Yok, albümün kayıtlarını yaptığımız dönemde birdenbire makinelerle uğraşmaya merak sardım. Biraz tehlikeli bir yöne gidiyor olabilirim gerçi (gülüyor).
𒀸 Otaku tarafına doğru mu kayıyorsun yani?
Gackt: Ama közi zaten tuhaf biri. Tatilden sonra buluştuğumuzda, elinde iş adamlarının kullandığı türden alüminyum bir çanta içinde Mac’le gelmişti. “Onunla bir şey yaptın mı?” diye sordum. Gururla, “Yaptım. Uyarı sesi yaptım,” dedi.
𒀸 O kadar karmaşık bir ses miydi?
Gackt: Yok, sadece közi’nin çıkardığı “kue-kue” gibi tuhaf bir ses var içinde (gülüyor). Üstelik fade-in yaparak geliyor, yani epey uzun sürüyor (gülüyor).
közi: Yani bununla her şeyi yapabileceğimi biliyorum ama daha bilgisayarın ne olduğu konusunda temel şeyleri bile bilmiyorum. O yüzden şimdilik yapabildiğim yerden başlayayım dedim.
𒀸 Böylesine pahalı bir makineyle epey sıradan şeyler yapıyorsun yani.
közi: Olsun. Bundan sonra düzgün şekilde kullanmayı öğreneceğim.
Gackt: Ben de muhtemelen yakında alacağım. Kesinlikle sahip olmak iyi olur.
𒀸 Peki Gackt, sen tatilde ne yaptın?
Gackt: Kar dalışı.
𒀸 Aa, o dönemde de epey kar yağmıştı.
Gackt: Güzeldi. “Ah, Tokyo’ya kar yağmış,” diye düşündüm ve biraz hoşuma gitti.
𒀸 Peki başka günlerde ne yaptın?
Gackt: Uzun zamandır ilk kez gerçekten boş kalabildiğim bir dönemdi. O yüzden orada burada insanlarla buluşmaya gittim. Ama yapmak istediğim çok şey de vardı, bu yüzden önceden ayrıntılı bir program hazırladım. Sonuçta çalışma dönemimden bile daha yoğun bir programa dönüştü (gülüyor).
közi: Tatilde olup da bir zaman çizelgesine sahip olmak… Hiç hoş değil.
Gackt: Üstelik bu bir hafta boyunca sürdü. Bir de bütün o yolculuklarda arabayı kendim kullanmam gerekiyordu. Çok yorucuydu.
𒀸 Yani tatil olup da tatil olmayan bir durum (gülüyor).
Gackt: Tokyo’ya bitkin bir hâlde döndüm (acı bir gülümsemeyle). O yüzden ayın 8’inde kar yağdığında ilk kez gerçekten “Aa, yeni yıl geldi,” diye hissettim.
𒀸 Bu arada konu biraz geriye gidecek ama, yıl sonundaki Tokyo-Nagoya-Osaka turneniz yine yeni bir gelişme içeren bir gösteriydi.
Gackt: Bu kez de “merveilles” serisi devam ediyordu; içinden bir bölümü çıkarıp göstermişiz gibi bir içerikti. Henüz anlaşılmayan yerler olmuş olabilir ama aslında bu, bundan sonraki Budokan’a bağlanacak şekilde hazırlanmıştı. Bunun ne anlama geldiğini bu kez de biz ayrıntılı biçimde açıklamayacağız. İnsanların kendi kalplerinde bir şeyler hissetmeleri yeterli diye düşünüyorum.
közi: Şu anda hâlâ hikâyenin ortasındayız çünkü. Budokan’ı izleyip “Demek mesele buymuş,” diye düşünecek insanlar da olacaktır.
𒀸 Özellikle bu seferki solo bölümler oldukça yenilikçi bir yaklaşımdı.
közi: Evet, kesinlikle. İzleyenler “???” diye kalmış olabilir (gülüyor).
𒀸 Ama o bölümün de açıkça bir anlamı vardı.
közi: Aynen öyle. Ben ve yu~ki enstrüman kullandık ama orada enstrümantal bir şey çalmıyorduk. Söylemek istediklerimizi seslerle ifade etmeye çalışıyorduk. Epey sürreal bir noktaya kadar gittik gerçi.
𒀸 Gackt’ın solosunda ise çok daha dinamik ve dramatik bir piyano performansının tadını çıkarmak mümkündü.
Gackt: Önceki “Konçerto”dan farklı olarak, bu kez ortada bir orijinal eser vardı ve onu dinlediğimde aldığım ilhamı o şekilde bir araya getirdim. Tek bir cümleyle söylemek gerekirse, orada insan ruhunun çöktüğü bir anı ifade ettim. Bu nedenle parça da karmaşık ve sertti; gerçekten çok zor bir parçaydı. Ama onu o şekilde herkese dinletebildiğim için mutluyum.
𒀸 Peki, o turnenin açılışında orijinal parçanın başka bir versiyonu olan “月下の夜想曲 de l’image” çalındı. Ancak “月下の夜想曲”, daha önce Yaon’da çalınmış olmasına rağmen bu turnenin ne ana bölümünde ne de encore’unda seslendirilmedi. Bunun nedeni neydi?
közi: Bilerek yaptık.
Gackt: Bunun gerçekten bir anlamı var. O turnede “月下の夜想曲”ı çalamamamızın bir nedeni vardı. Bunun da ileride, zamanla anlaşılacağını düşünüyorum.
közi: Geçen turnenin açılışında neden “月下の夜想曲 de l’image”ı çaldığımız da dahil olmak üzere, hepsinin anlamı zamanla ortaya çıkacak.
𒀸 Bu “月下の夜想曲”, 11 Şubat’ta üçüncü single’ınız olarak yayımlanıyor. Zamansal akış açısından bakarsak, bu şarkı Orta Çağ’da geçen “ヴェル・エール”den daha önceki bir olayı anlatıyor gibi görünüyor, değil mi?
Gackt: Evet, bundan daha öncesi.
𒀸 O hâlde hikâyenin en temel çıkış noktası neresi?
Gackt: Geçen sefer közi ve diğerlerinin yaptığı solo performanslar.
közi: Aa, bunu söylersek…
𒀸 Ah, bunu dergide yayımlamamalı mıyız?
közi: Yok, sorun değil ama… “Her şeyin başlangıcı, her şeyin sonudur.”
𒀸 Yine mi? (gülüyor)
Gackt: Çünkü oranın son mu yoksa başlangıç mı olduğunu bile kesin olarak söyleyemiyorsun. Her neyse, “ヴェル・エール”den bu yana yayımladığımız bütün şarkılar, yaptığımız bütün parçalar, şu anda bizim ifade ettiğimiz konseptin içinde yer alıyor.
𒀸 “月下の夜想曲”, sözleri ve melodik çizgisiyle bir tiyatro izliyormuş ya da bir resimli hikâye kitabını okuyormuş gibi bir his veriyor. O hâlde közi, parçayı bestelerken zaten zihninde bir hikâye canlandırmıştın, öyle mi?
közi: Evet. Yaz turnesi başlamadan önce, “merveilles” kelimesini anahtar sözcük olarak alıp yaptığım bir parçaydı.
𒀸 Nasıl besteledin?
közi: Klavyeyle. Gerçi son zamanlarda gitarı elime alıp beste yapmak diye bir şey pek kalmadı bende (gülüyor).
𒀸 Parçanın havasını oluştururken nasıl bir şey düşünüyordun?
közi: Eski şeyler, retro hissi diyebiliriz. Kullandığım sesleri de oluşturmak için epey zaman harcadım.
𒀸 Avrupa sokaklarında görebileceğimiz, el çevirmeli orglar ya da müzik kutuları vardır ya. Onları andıran sesler de var sanki?
közi: Aa, öyle mi duydunuz?
𒀸 Bir de şahsen bana biraz “劇中歌”, yani tiyatro içinde söylenen bir şarkı havası da veriyor.
Gackt: Bu parça ilk ortaya çıktığında, “Pays de merveilles” sahnesinde bunun nasıl bir yer tutacağı hakkında konuştuk. Bir bakıma MALICE’in çekirdeğinde yer alan unsurları taşıyan bir parçaydı. Bu yüzden, “Bunu operatik bir parça yapalım,” demeden önce, bu parçanın taşıdığı anlamın ne olduğu ve onu nasıl hayata geçireceğimiz üzerine düşündük.
𒀸 Bu parçada Gackt, hem söz yazarı hem de şarkıcı olarak adeta bir hikâye anlatıcısı rolünü üstleniyor. Bu yönelim de o sırada mı kesinleşti?
Gackt: Evet. O yüzden hikâye ve dünya görüşü gibi şeyler hemen kafamda görüntü olarak canlandı, kelimeler de hemen aklıma geldi. Ama bunları melodiyle düzgün biçimde bağlantılı gerçek bir “şarkı sözü” hâline getirmek zaman aldı.
közi: Turneden hemen öncesine kadar bir türlü tamamlanmadı zaten.
Gackt: Gerçekten de son dakikada ancak tamamlayabildim. Burada kukla, palyaço, çocuk gibi çeşitli karakterler ortaya çıkıyor ama aynı zamanda birçok farklı bakış açısı da var. Dolayısıyla bunu nasıl yorumladığınıza bağlı olarak sözlerin taşıdığı anlam da değişecektir. Bir şarkı uzunluğunda ama bunun filmini yapsak iki saat falan sürer.
közi: Gackt’ın ilk yazdığı sözler vardı ya, kâğıtlara küçük hiyeroglifler gibi harflerle, sayfalarca doldurmuştu.
Gackt: İşte onların tamamını bu kez single’a “月下の夜想曲 de l’image” olarak koyduk.
𒀸 Bu kez de single’a ana parçanın farklı bir versiyonunu koymanızın nedeni ne?
közi: “au revoir”da iki farklı versiyon doğal olarak ortaya çıkmıştı. Ama bu kez bilerek yaptık. Bütün sözleri içine alan, soundtrack gibi bir şey olarak. Bu nedenle müziğin altyapısını da tamamen baştan yaptık. Albüm kaydının en yoğun dönemlerinden birinde hem de (gülüyor).
𒀸 O versiyonda replik gibi şeyler bulunan bir enstrümantal parça var, değil mi?
Gackt: Hayır, o bir şarkı.
𒀸 Gerçekten mi? Dinlediğimde, hangi dil olduğu bile anlaşılmayan bir şeylerin uzun uzun okunduğunu düşünmüştüm.
Gackt: Ama çok dikkatli dinlerseniz, kulağı çok iyi olan biri ne söylendiğini anlayabilir. Böyle insanlar mutlaka vardır.
közi: Çok belirsiz bir yerde duruyor. Duyuluyor mu, duyulmuyor mu seviyesinde.
Gackt: Her şey açıkça duyulsaydı, açıklayıcı bir hâle gelir ve şarkının dünyası bozulurdu. Bu yüzden böyle yaptık.
𒀸 İnsan kulağının sınırlarını aşan sesler kullanılması açısından, neredeyse ultrason gibi değil mi?
közi: Belki bunu çalarsanız kuşlarla köpekler ortalığı ayağa kaldırır. Bir çekirge sürüsü bile uçup gelebilir (gülüyor).
Gackt: Yarasalar da huzursuzlanabilir (gülüyor).
𒀸 Peki, sonuçta bu hangi dil?
Gackt: Neyse, bırakın öyle kalsın. Biz açıklayıcı olmamayı ilke edinmişiz zaten.
𒀸 Bu gidişle gelecek ayki albüm röportajında da güzelce lafı dolandırıp duracak gibisiniz. Çok endişeliyim (gülüyor).
közi: Biz aslında kaçmıyoruz ki (gülüyor).
𒀸 Her neyse, albümün adı “merveilles” olacakmış.
Gackt: Farklı boyutlar boyunca tasvir edilen dünyaların, farklı biçimlerde bir araya getirildiği bir albüm olduğu kesin.
közi: Sadece iyi şarkılar yapıp iyi performans sergilemekle kalmadık; kendimizi de yaratırken büyük bir temanın peşinden gittik. Dinleyenlerin bunu kendi duyarlılıklarıyla hissetmelerini istiyoruz. Neyse, gelecek ay tekrar görüşürüz!
Major 1st Album — 3.18 Release
merveilles(メルヴェイユ)
COCA-14866 ¥3,059 (vergiler dahil) İlk baskı özel仕様
4.1 Japonya Budokan Konseri Kesinleşti
2.15 — Biletler satışta
Bilgi: ma chérie 03-3796-2028
FAN CLUB “ma chérie”
Fan kulübüne katılmak isteyenler, üzerinde 80 yenlik pul bulunan cevap zarfını da ekleyerek aşağıdaki adrese, Midi: Nette içindeki “ma chérie” üyelik bölümüne gönderebilirler.
Fan mektupları da aynı adrese, Midi: Nette içindeki “ma chérie”ye gönderilebilir.
〒142-8691 東京都品川区荏原郵便局私書箱11号 Tokyo, Shinagawa-ku, Ebara Posta Ofisi, P.O. Box 11
TEL: 03-3796-2028
Düzenli Program
[CBC Radyo] MALICE MIZER “真夜中のシルヴプレ” Pazar 24:00–24:30
YENİ SINGLE
月下の夜想曲
2.11 RELEASE
CODA-1415 ¥1,050 (vergiler dahil) İlk baskı özel仕様
Mailrize, Columbia Records Midi Nette tarafından dağıtılmaktadır.
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 03.1998 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 30.06.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 26.08.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
1993 yılının 8 Mayıs’ında gerçekleştirilen, adeta festival coşkusuyla geçen Nippon Budokan “THE LIVE” konseri büyük bir başarıyla sona erdi. Heyecanı hâlâ dinmemişken, ülke çapındaki KIDS için 21 Ağustos’ta konser videosunun yayımlanacağı da resmen kesinleşti.
İşte tam bu dönemde Ladies Room ile bir araya geldik.
Bu kez dört üyenin birlikte katıldığı, sohbet havasında geçen bir grup röportajı gerçekleştirdik. Enerjileri yüksek mi, düşük mü belli olmayan; ince ama yerinde esprilerle dolu bu keyifli sohbette, hem çıkacak konser videosunu hem de son zamanlarda neler yaptıklarını anlattılar.
Röportaj & Derleme: Kazumi Kanoh Fotoğraf: Osamu Nagahama Fotoğraf Temini: Ki/oon Sony Records
𒀸 Budokan’dan sonra neler yaptınız?
JUN: Uzun bir kaçak hayatı yaşıyordum…
GEORGE: Demek kaçıyordun ha. Ben de o sırada JUN’un yüzünü hiç görmedim.
𒀸 Peki grup olarak neler yapıyordunuz?
GEORGE: Açıkçası pek bir şey yapmıyorduk. Hepimiz sanki enerjimizi boşaltıyorduk.
HYAKUTARŌ: Enerji boşaltıp ne yapacaksın? (gülüyor)
GEORGE: Herkes bir yerlerde enerjisini boşaltıyordu işte. (gülüyor)
𒀸 Budokan konserinin videosu yayımlanacak. O günkü sahne geriye dönüp baktığınızda size nasıl görünüyor?
HYAKUTARŌ: Geçmişteki biz de, gelecekteki biz de bizim rakibimiz. Benim aklımda olan tek şey onları sürekli geride bırakmak, baby.
GEORGE: (gülüyor) İşte Hyakutarō stili…
NAO: Buraya “kahkahalar” diye yaz.
HYAKUTARŌ: Biz hep bugünü yaşayan insanlarız. O yüzden benim için geçmiş de, gelecek de rakip!
NAO: Yanına “gülüyor” yazmayı unutma.
JUN: Yok, “Burada gülünecek.” diye yaz.
GEORGE: O daha iyiymiş.
JUN: Bundan sonra bizim röportajlarda hep “Burada gülünecek.” yazın. “gülüyor” yazmayın.
GEORGE: Aynen öyle. Garip olan zaten biziz. O zaman sadece bir işaret koyup dipnota “Burada gülünecek.” yazın.
JUN: Hatta “Burada büyük kahkaha”, “Burada hafif gülüş” falan diye çeşitlendirebilirsiniz.
NAO: “gülüyor” ifadesini de küçük, orta ve büyük diye ayırın.
GEORGE: Ama bugün ben beyzbol oynayıp geldim. Yoruldum, enerjim biraz düşük.
HYAKUTARŌ: Yok canım, gayet yükseksin. (gülüyor)
GEORGE: Ama konser gerçekten harikaydı. Gelemeyenler de videoyu izleyip o atmosferi hissedebilir.
HYAKUTARŌ: Ama bu, Budokan konserini olduğu gibi kaydeden sıradan bir konser videosu değil. Elbette sahnedeki performanslar varama kurgu tarafında da epey emek harcandı. İzleyince anlayacaksınız; Budokan’da bulunanlar bile yeniden keyifle izleyebilecek, baby.
𒀸 Başta ve sonda yabancı bir kadının yer aldığı, film sahnesini andıran bölümler vardı…
GEORGE: O kısmı NAO anlatsın.
NAO: Hatta “Asıl çekmek istediğimiz şey buydu.” diye söylentiler bile çıktı. (gülüyor) Ama o fikir aslında yönetmene aitti. Eğlenceli olacağını düşündük… Gerçi bu kadar zahmetli olacağını hiç tahmin etmemiştim.
HYAKUTARŌ: Böyle sahnelerin yer alması bile bunun sıradan bir konser videosu olmadığını gösteriyor. Ben artık yaptığımız işleri uzun uzun açıklamayı sevmiyorum. Önceki albümde de aynıydı. İzleyin, dinleyin ve nasıl hissediyorsanız öyle kabul edin. Gerisi size kalmış. Bence tek söyleyebileceğim şey, ilginç bir iş olduğu.
NAO: Evet, alışılmış konser videolarından biraz farklı bir çalışma oldu.
GEORGE: Bir de NAO’nun kendinden geçmiş yüzünü öyle güzel göstermişler ki, herkes sonunda ikna olacaktır.
NAO: Sanki sen farklısın! Ama şunu da yazın; sakın kare kare ileri sararak izlemeyin. (gülüyor)
GEORGE: Aynen. Baştan sona tek seferde izlenmesi gereken bir video. Etkisini ancak öyle hissedebilirsiniz.
JUN: Duygulandırırken bir yandan da güldüren bir iş olmuş.
HYAKUTARŌ: Ben o kadar da duygulandırdığını düşünmüyorum. (gülüyor) Şarkıları yeniden kaydetmedik; her şey olduğu gibi bırakıldı. Ama her şeyi olduğu gibi koyarsan da ortaya sadece bir kayıt çıkar. Biz asıl, o gerçekliğin içine nasıl biraz kurgu katabiliriz diye düşündük. O yüzden ruh hâli açısından da biraz Twin Peaks havasında ince ince işlendi. (gülüyor)
𒀸 Şarkı seçimlerini nasıl yaptınız?
HYAKUTARŌ: Epey düşündük. “HOT LADY” gibi eski şarkıları mutlaka koymak istiyorduk. Budokan’da onları çalmak, bir bakıma “İşte biz buyuz.” demekti.
𒀸 Sonunda bu yedi şarkıya karar vermenizin özel bir nedeni var mıydı?
HYAKUTARŌ: Yedi şarkı olmasına rağmen, sanki yirmi şarkılık bir konser izlemişsiniz hissini vermek istedik. Bunu uzun uzun konuştuk. Sonunda “Tam gaz gidelim.” dedik. Ama yine de ortaya, yirmi şarkılık bir konserin yoğunluğunu taşıyan bir video çıktı diye düşünüyorum.
Single parçaları ekleseydik iş biraz ticari görünürdü. Bu yüzden özellikle “GET LOST”u çıkardık.
NAO: Onun yerine “GET DOWN” girdi… Gerçi bunun konuyla pek ilgisi yok. (gülüyor)
GEORGE: (Kahkahalar) Ama ne demek istediğimizi anlamışsınızdır herhalde. (gülüyor)
𒀸 Videoda seyircileri de sık sık görüyoruz. Konser sırasında onların yüzlerini sahneden seçebiliyor muydunuz?
GEORGE: Görebiliyordum.
NAO: Ben hiç göremiyorum.
JUN: Ben görebiliyordum.
HYAKUTARŌ: Ben de göremiyorum.
NAO: Ben gerçekten hiç göremiyorum.
JUN: Yüzlerini seçemiyordum tabii ama…
GEORGE: En arkadaki üçüncü balkonun son sıralarına kadar görmek mümkün değil elbette. Ama ben genelde seyirciyi izlerim. Onları gaza getiririm. Karşılığında tepki alamayınca da sinirlenirim.
HYAKUTARŌ: Ben hiç göremiyorum. Hatta bazen çalarken aklımdan, “Ya önümde aslında kimse yoksa?” diye geçiriyorum. Konser salonlarında bazen boş kalan bölümler olur ya… Işıklar yüzünden oraları seçemiyorum. Bu yüzden seyirciyi coşturmaya çalışırken, “Ya tam o tarafa bakıp sesleniyorsam ve orada kimse yoksa?” diye düşündüğüm oluyor. (gülüyor) Galiba sandığınızdan daha soğukkanlı biriyim.
𒀸 NAO, sen özellikle bakmamayı mı tercih ediyorsun? Yoksa gözlerin mi pek iyi değil?
NAO: O da var ama… Ben biraz yerimde duramıyorum. Sürekli etrafa bakıyorum.
HYAKUTARŌ: Onunki böcek gözü gibi işte. Aynı anda çok fazla şey görüyor. İnsan çok olunca hepsi birbirine karışıyor, sonunda hiçbirini seçemiyor.
NAO: Demek gitarı da o yüzden yanlış çalıyorum. (gülüyor)
𒀸 Videoya daha fazla şarkı koymayı hiç düşünmediniz mi?
HYAKUTARŌ: Budokan’da olabildiğince çok insana ulaşmak gibi bir düşüncemiz vardı ve bence video da aynı fikri sürdürüyor.
Şarkı sayısı fazla olursa insanlar bazı bölümleri atlayabilir. Bunu istemedik. Daha kısa olursa herkes sonuna kadar dikkatini kaybetmeden izleyebilir diye düşündük. Bu yüzden yaklaşık kırk beş dakikalık bir çalışma oldu.
Elbette her şeyi göstermek de mümkündü ama Budokan’daki asıl amacımız mümkün olduğunca çok insanla aynı heyecanı paylaşmaktı.
GEORGE: Canlı performans sonuçta canlıdır. Budokan’a gelenlerle birlikte yaşadığımız heyecanı hiçbir video tam olarak veremez. Görüntü ne kadar iyi olursa olsun, aynı duygu oluşmaz.
O gece biz de seyirci de birlikte bir şey yarattık. Herkes farklı bir şey hissetti. Videoyla bunu birebir yeniden yaşatamazsın.
Biz de konseri çok başarılı buluyorduk. Tabii küçük eksikleri vardı ama bütünüyle bakınca gerçekten etkileyici bir konserdi.
İşin doğrusu, o anı en başından sonuna kadar tekrar tekrar izlemek istemiyoruz. Çünkü o gece yakaladığımız duygunun olduğu gibi kalmasını tercih ediyoruz.
İlk Nakano Kōkaidō konser videosunu çıkardığımızda da aynı şeyi söylemiştim.
“İyi bir konseri geriye dönüp izlemek istemiyoruz.”
Eğer videoyu sadece “Siz de bizim hissettiğimizi hissedin.” diye yayımlarsak, bu zaten konsere gelen insanların yaşadıklarıyla yarışamaz.
Bu yüzden farklı kamera açıları kullandık, görüntüleri değişik biçimlerde kurguladık. Aynı konseri başka bir bakış açısından izletebilmek istedik.
Konseri olduğu gibi kaydetseydik, ortaya sadece bir kayıt çıkardı.
HYAKUTARŌ: Aynen öyle. Konseri olduğu gibi kaydetmek, sanki önemli olanın sadece Budokan’da çalmış olmamız olduğunu düşündürürdü. Ama bizim için önemli olan Budokan değil. Önemli olan, Budokan’a çıkarken taşıdığımız düşünceydi. Video da aslında o düşüncenin devamı. Yani bizim için “Budokan”ın kendisi o kadar önemli değil.
GEORGE: Biz hep söylüyoruz. İster Budokan olsun, ister Rokumeikan… Sahneye çıktığımızda biz yine aynı grubuz. Bu videoyla da bunu göstermek istedik.
𒀸 Son olarak videoya özel olarak eklenen yeni bir şarkı da var.
GEORGE: Çünkü bu sıradan bir konser videosu değil. Yeni bir şarkıyı ilk kez bir konser videosunda tanıtmak çok sık rastlanan bir şey değildir.
HYAKUTARŌ: Bu bizim dinleyicilerimize küçük bir hediyemiz. “Rain in my heart”, Budokan’a gelen herkes için hazırlanmış özel bir armağan gibi. O görüntülerde yer alanlar da şanslı sayılır. Gazeteye çıkanlar ise pek şanslı değildi. (gülüyor)
Şunu da yazın; gazeteyi biz çıkarmadık! Bizim yüzümüzden olmadı! Hatta o olay yüzünden kırmızı kart bile gördük.
𒀸 O son şarkı için özel kayıt da yaptınız.
GEORGE: Sırf onun için stüdyoya girdik. NAO da epey uğraştı. Gitarları neredeyse yirmi beş kat üst üste kaydetti.
NAO: İşimiz sabaha karşı altıya kadar sürdü.
HYAKUTARŌ: Ben de uzun zamandır ilk kez vokal kaydında bu kadar zorlandım.
GEORGE: (kahkahalar) Video çekimleri de oldukça zahmetliydi. Bir mekânı bütün günlüğüne kiraladık. Sabahın köründe toplandık. Herkes saçını yaptırdı. Set kuruldu. Gerçekten yorucu bir gündü.
𒀸 Klibin fikri kime aitti?
HYAKUTARŌ: Bir gün yemek yerken, “Bunu yapalım.” diye ortaya ben attım.
JUN: Sonrası zaten kendiliğinden gelişti. Fikir büyüdü… Sonunda bugünkü hâline geldi.
HYAKUTARŌ: Bir de şu var… Videoyu alan herkes sözlere de mutlaka baksın. Şarkı sözlerini okumadan geçmeyin.
GEORGE: Benim aksiyon sahnelerimi de iyi izleyin. Sigarayı fırlatıp attığım çok havalı bir sahnem var. Onu kaçırmayın. Bir de JUNK’un final sahnesi… Gerçekten çok karizmatik oldu.
𒀸 Bu şarkı fanların uzun zamandır beklediği bir parçaydı.
HYAKUTARŌ: Evet. Eskiden beri bu şarkıyı hemen anlayanlar da vardı… Hiç anlamayanlar da. Sanırım bu sefer anlamayanların sayısı daha fazla olacak. (gülüyor)
HYAKUTARŌ: (gülüyor) “SWAPPING PARTY ’93 — Aşk Kapışması ~ Bu Gece Başına Yıldırım Düşebilir… Version” Bu başlığı bulana kadar gerçekten çok uğraştık.
𒀸 Peki ya sözleri?
HYAKUTARŌ: Onlar daha da zordu. Herkes “Böyle olsun.” “Hayır, şöyle olsun.” diye konuşuyordu. Telefonlar durmadan çalıyordu. Uzun zaman sonra gerçekten uğraşarak yazdığım sözler oldu.
(Herkes güler.)
Aslında yeni açılan Filipinler’deki stüdyoda kaydetmeyi planlıyorduk.
NAO: Hayır hayır… Öyle bir plan yoktu. (gülüyor)
HYAKUTARŌ: Ama sözler yetişmeyince bütün plan iptal oldu. Artık bir dahaki kaydı Antarktika’da yaparız.
(Buraya “Herkes geri çekilir.” diye yazın.)
NAO: İşte şimdi gerçekten buz kestim.
𒀸 Pek çok kişi Budokan’ı grubunuz için bir dönüm noktası olarak görüyor. Sizin için de öyle miydi?
HYAKUTARŌ: Bizim için hiçbir zaman “dönüm noktası” diye bir şey olmadı.
GEORGE: Daha yolun başındayız. Bundan çok daha fazlasını yapacağız. Benim seviyeme ulaşmaları için daha çok çalışmaları lazım.
𒀸 (Kısa bir sessizlik…) Kimse bir şey demeyecek mi?
HYAKUTARŌ: Buraya “Herkes donup kaldı.” yazın. (gülüyor)
GEORGE: Yok yok… “Burada afallanılacak.” diye yazın.
𒀸 Peki NAO ve JUN siz ne düşünüyorsunuz?
NAO: Ben de aynı fikirdeyim.
JUN: Buraya sadece “Başını sallıyor.” yazın.
𒀸 Şu sıralar yeni şarkılar üzerinde çalışıyor musunuz?
GEORGE: Hiçbir şey yapmıyoruz. Sadece beyzbol oynuyoruz.
𒀸 Sonbaharda yeni bir single çıkacağı konuşuluyor.
HYAKUTARŌ: Şu an “yeni şarkı yazıyoruz” diyebileceğimiz bir durum yok. Şimdilik sadece dört kişi bir araya gelip fikir alışverişi yapıyoruz. Hepimizin aklında farklı şeyler var. Bunların hepsini yapmak zorunda değiliz. Önemli olan, sonunda birbirimizle uyum sağlayabilmek. Tıpkı Piccolo ile Gohan gibi.
𒀸 Dragon Ball’dan mı bahsediyorsunuz?
GEORGE: Hani Piccolo ölürken, “Benimle gerçekten konuşan tek kişi sendin…” deyip gözyaşı döküyor ya…
JUN & NAO: Hiçbir şey anlamadık. (gülüyor)
HYAKUTARŌ: Şarkı yazmaya başlamadan önce her zaman böyle oluyor. Belki de yarın aniden oturup yeni bir şarkı yapmaya başlarız. Biz hiçbir şeyi önceden planlayan bir grup değiliz.
GEORGE: Zaten planlasan da işler hiçbir zaman düşündüğün gibi gitmiyor.
𒀸 Yani yeni single’ın nasıl olacağı henüz belli değil.
GEORGE: Aynen öyle.
HYAKUTARŌ: Gerçi yapmaya karar verirsek yarım günde bile bitiririz. Ha… Bu arada… Bir sonraki single’ın adını az önce buldum. “Yume with YOU” — Honjō Misako Version. (gülüyor)
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 14.09.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Haziran ile temmuz ayları arasında düzenlenen “Close by DUNE” turnesi kapsamında ülke genelinde 10 şehirde sahne alan L’Arc~en~Ciel.
Bu kez, DUNE albümünün şiirsel dünyasını yansıtmak amacıyla, şarkıya dönüşmeyen anlarda bile sound’un atmosferini renklendiren vokalist Hyde’ın sesine kulak veriyoruz.
Röportaj ve metin: Kazumi Kanoh Fotoğraflar: Yousuke Komatsu
𒀸 Grupta vokalist olmayı seçmenizin sebebi neydi?
Başlangıçta gitarist olmayı hedefliyordum ama tesadüfen henüz vokalisti olmayan bir grup kurduk. O sırada iyi bir vokalist bulamayınca, “Ben bir deneyeyim,” dedim ve şarkı söylemeye başladım. Sonra da kendimi kaptırdım. O an, “Sanırım benim yolum buymuş,” diye düşündüm.
𒀸 Şiir yazmaya ne zaman başladınız?
Şarkı söylemeye başladıktan sonra. Yaklaşık dört yıl önce. Ondan önce de bir şeyler üretmeyi seviyordum ama şiire pek ilgi duymuyordum.
𒀸 Yazdıklarınız roman ya da kompozisyon gibi şeyler miydi?
Evet, öyle şeyler. Daha çok hikâyeler yazıyordum.
𒀸 Şiir yazmaya başladıktan sonra ilhamınızı nereden almaya başladınız?
İlk başlarda, Amerikalıların şiirleri Japoncaya çevrildiğinde bana göre çoğu ifade fazlasıyla süslü geliyordu. Mesela Japonların Amerikan rock’n’roll’u yapıp yazdığı sözlere bakınca, “Bunu gerçekten bir Japon düşünmüş olamaz,” diye hissediyordum.
O sıralar ben de rock’n’roll tarzı müzik yapıyordum. Kafamdaki ilk düşünce, bunu Japoncada nasıl doğal ama yine de havalı bir şekilde ifade edebileceğimdi.
Abartıya kaçmadan, ama yine de Amerikan havasını taşıyan sözler yazmak istiyordum.
Kendime hemen sınırlar koyan bir yapım vardı. “Bu olmaz,” “Şunu sevmiyorum,” diye düşünüp duruyordum. Uzun süre de hep böyle çalıştım; sevmediğim şeylerden kaçınıp başka bir yol bulmaya çalışmak zamanla doğal bir alışkanlığım hâline geldi.
𒀸 İlk yazdığınız şiirler, şimdiki yazdıklarınızdan tamamen farklı mıydı?
Evet, tamamen farklıydı. O zamanlar benim için sadece bir hikâyeydi.Kendi duygularımla hiçbir ilgisi yoktu; tek istediğim ilginç bir hikâye anlatmaktı. İnsanların da “Ne ilginçmiş,” ya da “Ne kadar havalı,” hatta “Bakış açısı epey farklıymış,” demesi hoşuma gidiyordu.
𒀸 “İlginç” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Mesela tipik rock sözlerinde insanlar kendi Amerika’daki yaşamlarınıtemel alır ya… Ben öyle yapmak istemiyordum. Daha çok Amerikan romanlarında karşına çıkacak türden, bir çocuğun gözünden yazılmış şiirler gibi; içinde güçlü bir hikâye duygusu taşıyan şeyler yazıyordum.
𒀸 Yani masal ya da fantaziye yakın şeyler mi?
Evet, öyle şeyler de yazıyordum… Ama o zamanlar benim için önemli olan tek şey hikâyenin ilginç olmasıydı. Kendi düşüncelerime uymasa bile, içerik ilgi çekiciyse yeterdi. Ama şimdi durum farklı. Aklıma çok ilginç bir fikir gelse bile, kendi hayatıma daha yakın olanı tercih ediyorum. Çok daha sıradan olsa bile, gerçek olanı yazıyorum.
𒀸 “DUNE”un sözleri oldukça hikâye odaklı görünüyor. Şiirden çok, sanki bir dramın içinden alınmış sahneler gibi…
Aslında “DUNE”daki sözler, L’Arc~en~Ciel’in oldukça erken döneminde yazılmış şeylerdi. Orada yaptığım, gerçek hayatta hissettiğim dünyayı metaforlar aracılığıyla daha güzel bir biçimde anlatmaktı.
𒀸 Yani bunun arkasında daha sert bir gerçeklik yatıyor.
Evet. Aslında bana çok yakın şeyler bunlar. Şimdi dönüp baktığımda, keşke o hissi biraz daha iyi yansıtabilseymişim diye düşünüyorum. Sonuçta tamamen kurmaca bir hikâye değildi.
𒀸 Peki bu içsel gerçeklik zihninizde ne zaman şekilleniyor?
Şarkıyı dinlediğim anda. Grubun üyelerinden biri şarkının temelini getiriyor, sonra hep birlikte doğaçlama çalmaya başlıyoruz. O anda aklıma bir fikir gelmese bile ben de üzerine doğaçlama melodiler ekliyorum. Şarkının atmosferi yavaş yavaş oluşmaya başlayınca düzenlemeler de genişliyor.
Mesela “Dune”da müzik bana uçsuz bucaksız bir çöl hissi veriyordu. Şarkıyı dinlediğimde zihnimde görüntüler oluşuyor. Sonra o görüntüleri, kendi geçmişim ve geleceğimle ilişkilendirdiğim bir hikâyeyle birleştiriyorum.
𒀸 Peki, “gerçeklik” dediğiniz şey tam olarak ne?
Geçenlerde kendi kendime,”Gerçeklik dediğimiz şey aslında nedir?”diye düşündüm. Sonra aklıma şu geldi: Belki de benim şiirlerim geçmişi, bugünü ve geleceği anlatıyor. Ama yazıya döküldüğü anda hepsi geçmişe dönüşüyor. O an için gerçek olsa bile, yazıldıktan sonra artık geçmiş oluyor… Gerçi bunları öyle derin derin düşündüğüm de yok.
𒀸 Peki ya geleceğe bakışınız?
Daha çok hayal kurmak gibi… “Eğer burada böyle olursa, sonrasında ne olur?” diye düşünmek benim geleceğe bakışım aslında.
Şiir yazarken de aynı şekilde düşünüyorum. Mesela bas gitaristimiz Tetsu bazen, “Ben bu şarkıyı böyle hayal ediyorum,” diyor. Ama benim geçmişimde buna benzer bir deneyim yoksa, bu kez onu geleceğe taşıyorum. “Ya ileride böyle bir şey yaşarsam?” diye hayal ediyorum.
İşte o zaman hem durumlar hem de kurduğum dünya genişlemeye başlıyor ve şiir yazmak çok daha kolay geliyor. Sonunda bütün bunları kendimle ilişkilendiriyorum.
𒀸 İlginç… Ben şiirlerinizi daha çok üçüncü bir kişinin gözünden yazdığınızı düşünüyordum.
Belki de gelecek söz konusu olduğunda gerçekten üçüncü bir kişi oluyorumdur. Kafamda canlandırdığım kişi benmişim gibi geliyor ama belki de aslında Tetsu’dur. Yine de önce kendime uyarlayarak düşünmeye çalışıyorum. Çünkü böyle olunca içinde bulunduğu durumu anlamak daha kolay oluyor. Sonra da gözlerimi kapatıp gelecekteki kendimi hayal ediyorum.
𒀸 Kelimeleri seçerken özellikle dikkat ettiğiniz şeyler var mı?
Diyelim ki iki kelime arasında seçim yapmam gerekiyor; o zaman elimden geldiğince zihnimdeki görüntüye en uygun olanı seçmeye çalışıyorum. Ama eskisi kadar takıldığım söylenemez.
𒀸 Eskiden neye takılırdınız?
İnsanların günlük hayatta kullandığı kelimelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırdım. Mesela “aşk”, “sevgi” ya da “şehir” gibi… Ama DUNE’da ilk kez bu kelimeleri kullandım. Çünkü bu kez gerçekten içimden öyle geldi.
𒀸 Başkalarının kullandığı kelimelerden kaçınmanızın sebebi özgün olmak mıydı?
Hayır. İçim öyle istemiyordu. Mesela “aşk”… Hayatım boyunca pek kimseye âşık olmadım. Bu yüzden hep, “İnsanlar gerçekten durmadan aşktan, sevgiden bahsediyor olabilir mi?” diye düşünürdüm.
Böyle olunca da o kelimeleri doğal olarak daha az kullanıyordum. Üstelik bana hiç havalı da gelmiyorlardı; o yüzden kendiliğinden uzak duruyordum.
𒀸 Şiirlerinizin bir mesaj taşımasını önemsiyor musunuz?
İnsanların en azından o manzarayı, o atmosferi hissedebilmesini istiyorum ama…
𒀸 Eğer karşınızdaki kişinin sizinle aynı duyguyu paylaşmasını istiyorsanız, bu da bir çeşit mesaj vermek istediğiniz anlamına geliyor, değil mi?
Evet. Son zamanlarda gerçekten insanların benimle aynı duyguyu paylaşmasını istiyorum. DUNE’daki sözlerin bazıları eski, bazıları ise daha yeni. Yeni yazdıklarımda insanların bana ortak olmasını istiyorum. Sanırım doğal olmaya çalışmaya başladığımdan beri, kendiliğinden bunu istemeye başladım.
“As if in a dream” ile “Ushinawareta Nagame” da bu dönemde yazdığım sözler.
𒀸 Peki sizi değiştiren ne oldu?
Sanırım daha gerçekçi biri oldum. Eskiden hikâyelerimde “Ben anlıyorsam yeter, başkasının anlamasına gerek yok,” diye özellikle düşünürdüm.
Ama zamanla bunun tamamen kendimi tatmin etmekten ibaret olduğunu fark ettim. Sonra da bunun aslında hiç havalı olmadığını düşünmeye başladım.
𒀸 Bunu fark etmenizi sağlayan neydi?
Eskiden melodileri de uzun uzun düşünüp oluşturuyordum. Gitar akorlarının pek çok farklı seçeneği olduğu için melodileri de en ince ayrıntısına kadar kuruyordum. Ama bir noktada bunun bana hiç iyi hissettirmediğini fark ettim. Sonra yeniden doğaçlama melodiler söylemeye başladım. Ve işte o melodiler bana gerçekten iyi hissettirdi.
Sanırım söz yazımında da değişim tam o dönemde başladı. Kendiliğinden kulağa hoş gelen kelimeleri aramaya başladım. Giderek daha doğal yazıyordum. Kendi başımdan geçmemiş olsa bile anlayabileceğim duyguların peşine düştüm.
İnsanların da bunları hissedebilmesini istedim. Artık sadece kendimi tatmin etmek istemiyordum.
𒀸 Bugünkü söyleyiş tarzınız ne zaman oluştu?
Sanırım değiştiğimi ilk kez DUNE albümünü hazırlarken hissettim. O albümde her şarkıyı birbirinden tamamen ayrı düşünerek çalıştım. Sanırım bu sayede kendi içimde daha önce ortaya çıkmamış yönlerimi keşfettim ve ifade biçimim de gelişti. Ondan önce şarkı söylerken bu kadar sakin değildim. Daha çok önüme ne çıkarsa öyle söylüyordum. Eskiden her şarkının söyleyiş biçimini ayrıca düşünmezdim.
Ama artık kelimelerin taşıdığı duyguya göre sesimin tonunu değiştirebiliyorum. Sadece “üzgün şarkıysa üzgün söyle” ya da “sert şarkıysa sert söyle” değil… Aynı cümlenin içindeki tek bir kelime bile söyleyişimi değiştirebiliyor.
Artık sadece sesimi kullanarak bile duyguyu aktarabileceğimi hissediyorum. Eskiden “Sözlerin anlamı anlaşılırsa yeter,” diye düşünürdüm. Şimdi ise sözler anlaşılmasa bile sesimin taşıdığı duygu sayesinde insanların bunu hissedebilmesini istiyorum.
Yabancı müzik dinlediğinizde de böyledir ya… Bazen sözleri anlamazsınız ama şarkıcının duygusu size geçer. İşte ben de artık bunu hedefliyorum.
𒀸 Şu anda henüz yayımlanmamış şiirleriniz var mı?
Yok.
𒀸 Demek ki yazdıklarınızı biriktiren biri değilsiniz.
Hayır. Sadece zihnimde doğal bir çekmece oluştururum. Şarkıyı dinlediğimde o çekmecenin kendiliğinden açılması yeterlidir.
𒀸 Bundan sonra özellikle yazmayı istediğiniz bir konu var mı?
İdeallerime biraz daha yaklaşmak istiyorum. Artık bana daha yakın şeyler yazmak istiyorum.
𒀸 Yani şimdiye kadarki hikâye ağırlıklı anlatımınızı geride bırakmayı mı düşünüyorsunuz?
Evet. Hem dinlemesi kolay olacak… Hem de kurduğum imgeyle uyumlu. Ama aynı zamanda daha gerçek olacak.
𒀸 Şimdiye kadar yazdığınız şiirlere baktığınızda, hepsini birleştiren ortak bir tema görüyor musunuz?
Ne söylersem söyleyeyim… Dönüp dolaşıp yine “sevgi” hakkında yazdığımı düşünüyorum. Sanırım sonunda vardığım yer hep orası oluyor.
𒀸 Son zamanlarda müzik dışında ilginizi çeken başka bir şey var mı?
İnsanlara kendimi nasıl gösterebileceğimi çok düşünüyorum. Dergi fotoğraflarında bile L’Arc~en~Ciel’in dünyasını daha iyi nasıl aktarabiliriz diye kafa yoruyorum. Bir yandan da sahnede ulaşmak istediğim ideal görüntüyü düşünüyorum.
𒀸 Ağustos ayında Power Station’da vereceğiniz tek kişilik konser kesinleşti. Bu konser için hedefiniz ya da beklentiniz nedir?
Ağustos’taki Power Station konserinde insanların, o zamana kadar ulaşabildiğimiz en olgun hâlimizi görmesini istiyorum.
İfade biçimimizin de L’Arc~en~Ciel’e özgü bir noktaya ulaşacağını düşünüyorum. Umarım insanlar bunu hem görür hem de hisseder.
𒀸 Şu anda turnedesiniz, değil mi?
Bu turnede, yapmak istediğim şeyin ilk adımını atmayı planlıyorum. Asıl istediğim, yapmak istediğim şeyi gerçekleştirebilmemi sağlayacak o “anahtarı” bulmak. Kafamda nasıl olması gerektiğine dair bir imaj var ama bunu sahnede gerçekten hayata geçirip geçiremeyeceğimi görmek istiyorum. Belki başarısız olacağım, ama ideallerime yaklaşabilmek için bunu denemem gerektiğini düşünüyorum.
𒀸 Bu, L’Arc~en~Ciel için… ya da senin için oldukça köklü bir değişim sayılır mı?
Hyde olarak.
𒀸 Yani bugüne kadarki imajınızı yıkacak kadar büyük bir değişim mi?
Ama dışarıdan bakanlar bunu fark etmeyebilir.
𒀸 Bu daha çok kendi içinde yaşadığın bir dönüşüm mü?
Evet. Turne boyunca bunu tamamen başarabilsem bile, belki çevremdekiler bunun farkına varmayacak. Ama sonrasında her şeyin bambaşka bir hâl alacağına inanıyorum.
𒀸 Ağustos ayında Power Station’da vereceğiniz tek kişilik konser de kesinleşti. Bu konser için nasıl bir sahne ortaya koymayı hedefliyorsunuz?
Turne boyunca, en azından idealime biraz daha yaklaşabilmeyi… hatta mümkünse ona ulaşabilmeyi istiyorum.
İnsanların da o zamana kadar ortaya çıkacak hâlimizi görmesini isterim. İfade biçimimizin de L’Arc~en~Ciel’e özgü bir noktaya ulaşacağını düşünüyorum.
Bunu hem görmelerini hem de hissetmelerini isterim.
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 01.10.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Sonunda hayranların uzun zamandır beklediği o “kural tanımaz hamle” sahneye çıktı!
Şu sıralar GARGOYLE, Kakusei Meidō turnesinin adeta bis gösterimi sayılabilecek iki günlük konser serisiyle sahnede.
Sadece konseri anlatmak sıkıcı olacağı için bu kez yaklaşımı tamamen değiştirdik. Üstelik bu kez sahne arkasına bizzat grubun bir üyesi giriyor ve içeriden özel bir rapor hazırlıyor.
GARGOYLE’un bilinmeyen perde arkasını, grubun dandy basçısı TOSHI mı ortaya çıkaracak?!
Turne günlüğünün ardından gelen bu kuralları hiçe sayan özel proje acaba ikinci bölüme de kavuşacak mı? (gülüş)
1993.7.3–4 Osaka Shinsaibashi MUSE HALL Fotoğraflar: Yoshio Fujita, Toshiyuki Sueyoshi
Son günlerde her gün nemli ve bunaltıcı havalar devam ediyor. Bakalım sizler bu günleri nasıl geçiriyorsunuz? Böyle dönemlerde insanın sağlığı kolayca bozulabiliyor; lütfen kendinize dikkat edin.
Biraz uzun bir giriş oldu galiba. Merhaba, ben GARGOYLE’un basçısı TOSHI. Bizim son durumumuza gelince…
1 Mayıs’ta yayımlanan Tenron albümümüzle birlikte çıktığımız Kakusei Meidō Turnesi kapsamında ülkenin dört bir yanını dolaştık. (Gidemediğimiz bölgelerdeki hayranlarımızdan özür dileriz!!)
Ve sonunda GARGOYLE’un o harika “beşinci üyesi” ile yeniden buluşarak geri döndük.
Bu kez Fool’s Mate editörlerinin desteğiyle, 3 ve 4 Temmuz tarihlerinde Osaka MUSE HALL’de gerçekleşen konserimizin perde arkasını ben, TOSHI, sizlere “Inside Report” başlığı altında aktaracağım.
Kısacası bildiğiniz sahne arkası yazılarından biri… (gülüş)
Ama bu kez küçük bir fark var.
Bu raporu yazan kişi grubun bizzat bir üyesi olduğu için, normalde görme şansınız olmayan GARGOYLE’un perde arkasını sizlere biraz daha farklı bir açıdan gösterebilirsem ne mutlu bana.
Ee, lafı daha fazla uzatmadan başlayalım.
3 Temmuz 13:30 Osaka’daki bir otelin lobisinde KIBA, SHEJA ve ekip toplandı. (KATSUJI’nin ailesi Osaka’da yaşadığı için o doğrudan MUSE HALL’e gelecek.)
Osaka’ya her gelişimde aynı şeyi düşünüyorum… Bir zamanlar yaşadığım bu şehirde artık otelde kalıyor olmak biraz hüzün veriyor. (gülüş)
KIBA ile SHEJA’nın ikisi de hâlâ uykudan tam ayılamamış, boş boş etrafa bakıyorlar. Gerçi dürüst olmak gerekirse ben de onlardan farklı değilim.
Çünkü otelin balo salonunda sabahın erken saatlerinden beri süren bir eğlence vardı ve karaoke sesleri odamıza kadar geliyordu.
Yeter artık ama!!! (sinir) Neyse… Moralimizi toplayıp MUSE HALL’e doğru yola çıktık.
14:00 MUSE HALL’e vardığımızda kapının önünde şimdiden çok sayıda hayran bekliyordu. Herkes sevdiği üyeye bir mektup verebilmek ya da birkaç kelime konuşabilmek için sabırla bekliyordu.
Her zamanki gibi… Gerçekten çok teşekkür ederiz. Birazdan yine birlikte harika vakit geçireceğiz.
14:20 KATSUJI de sonunda geldi. Ve tabii ki elinde yine abur cuburlar vardı. (Tam ona yakışır.) (gülüş)
Bu sırada ekipmanlar da salona taşınmaya başladı. Burası teknik ekibin en yoğun olduğu saatler. Peki biz ne yapıyoruz? Normalde hayran mektuplarını okuyor ya da kendi hâlimizde vakit geçiriyoruz. Ama bugün ayrıca satış standında satılacak ürünler için epey imza atmamız gerekiyor. Sonrasında bugünkü set listesine son hâlini veriyoruz ve artık tek beklediğimiz şey prova.
16:00 Prova başladı. Aslında prova konserin en önemli bölümlerinden biri.Hatta konserin nasıl geçeceğini belirlediğini söylesem abartmış olmam. İstediğimiz tonu yakalayamazsak ayarlarla uğraşıyoruz… Gitarları değiştiriyoruz… Zaman akıp gidiyor… Stres artıyor…
Bütün bunlar da doğrudan konsere yansıyor. Neyse ki bugün hiçbir sorun yaşanmadı. (gülüş) Her şey sorunsuz ilerledi ve prova başarıyla sona erdi. KATSUJI: “Bugün de elimizden geleni yapacağız!!”
17:00 Prova da bitti. Artık konser saatini bekliyoruz. Bu da KATSUJI’nin dört gözle beklediği yemek vakti demek. Bugünkü menü tonkatsu bentoymuş. “Tonkatsu” lafını duyar duymaz bir üyemizin yüzü bir anda düştü. (gülüş) Ama başka seçenekler de olduğunu öğrenince rahatladı.
KATSUJI ise, “Evde yemek yiyip geldim zaten… Hafif olsun diye tavuk katsu bento alırım.” deyince… KIBA hemen yapıştırdı: “Neresi hafif onun be!” (gülüş)
Kulistekilerin hepsi aynı anda başını salladı. Tam o sırada görevli içeri girip, “Kapılar açılıyor!” diye seslendi.
Biz de hemen makyajımıza yöneldik. Gerçi SHEJA o sırada hâlâ imza atıyordu. (gülüş) SHEJA’nın kaderi ne olacak acaba? Acele et SHEJA!!
18:55 Makyajımız neredeyse tamamlandı; artık geriye sadece konserin başlamasını beklemek kaldı. Kuliste olmamıza rağmen salondan yükselen tezahüratlar rahatlıkla duyuluyordu. İçeride alışılmadık derecede büyük bir heyecan vardı.
Uzun bir aradan sonra ilk kez memleketimiz Osaka’da (evet, buraya özellikle “memleketimiz” demek istiyorum) tek kişilik bir konser vereceğimiz için, hayranlarımız da en az bizim kadar heyecanlı görünüyordu.
Biz grup üyeleri mi? Biz de en az onlar kadar gaza gelmiş durumdaydık.
19:10 Program biraz gecikmeli başladı ve sonunda konser başladı. Bugünkü set listesinde, Kakusei Meidō Turnesi boyunca pek çalmadığımız eski parçalara da yer vermiştik.
Bu yüzden hayranlar ilk anda biraz şaşırmış görünüyordu. Ama sonuçta onlar GARGOYLE hayranlarıydı. Beklediğimiz gibi, o şaşkınlığı inanılmaz bir enerjiye dönüştürmeyi başardılar.
Seyircilerin coşkusu öylesine yoğundu ki sahnede sanki oksijen kalmamış gibiydi. Nefes almak bile güçleşmişti. İnsan, her an sahnede yığılıp kalacakmış gibi hissediyordu. Sanırım konser boyunca hissedilen o yoğun gerilim de tam olarak buradan geliyordu.
20:50 “Encore!” sesleri bir türlü dinmeyince yeniden sahneye çıkmaya karar verdik. Tam o sırada biri, “Hadi bu kez hepimiz tokkōfuku giyelim!” deyiverdi.
(Bu noktada muhtemelen “Kuliste neden tokkōfuku var?” diye düşünüyorsunuzdur. Aslında GARGOYLE olarak bir beyzbol takımı kurmaya karar vermiştik. Bu kıyafetleri de takım forması olarak KIBA ile birlikte personelden Bay ○ ve Bay T hazırlamıştı. Üstelik düşündüğünüzden de havalı olmuşlardı. Yakında hepimize birer tane yaptırıp gerçekten bir beyzbol maçı yapmayı planlıyoruz. Şimdiden hazırlıklı olun! (gülüş))
Seyirciler bizi o kıyafetlerle görünce doğal olarak şaşkına döndü. Ama sonuçta burası Osaka… Biz de bu fırsatı sonuna kadar eğlenerek değerlendirdik.
21:10 Konser tamamen sona erdi. Kulise döndüğümüzde bizi tanıdık yüzler karşıladı. Uzun zamandır görüşemediğimiz dostlarımızla hasret giderdik ve ardından hep birlikte Osaka gecesine karıştık.
Ertesi gün de konser olduğu için aslında, “Bu akşam fazla kaçırmayalım.” diye konuşmuştuk…
Ama sonrasında neler olduğunu artık sizin hayal gücünüze bırakıyorum. (gülüş)
Fotoğraf açıklamaları:
▲ KATSUJI’nin elinde her zamanki gibi yine abur cubur vardı.
▲ Efsanevi “Osaka Yankees” sonunda ortaya çıktı?!
▲ 3 Temmuz, konser başlamadan hemen önce.
4 Temmuz 12:30 Osaka’daki bir otelin lobisinde bu kez personelden Bay ○, Tokyo’dan bizi izlemeye gelen Bay S ve ben toplandık.
Konser salonuna giriş saatimiz 15.00 olmasına rağmen neden bu kadar erken buluştuğumuzu merak ediyorsunuzdur. Sebebi basit. Üçümüz de birlikte “erkeklerin romantizminin” peşine düştük. (gülüş) Muhtemelen ne demek istediğimi hiç anlamadınız… Şimdilik sadece şunu söyleyeyim: “Kyoto 7. Koşu… 8.600 yen.” (gülüş)
#Pluto: at yarışı arkadaşlar shhshs
14:30 Tekrar otelin lobisindeyiz. Bu kez SHEJA da konser salonuna gitmek üzere aşağı indi. KIBA’nın da gelmesi gerekiyordu ama… Yok. (gülüş)
Personelden biri odasına bakmaya gittiğinde öğrendik ki KIBA, bembeyaz yastığıyla birlikteruhlar âlemi üzerine biraz daha sohbet etmeye karar vermiş. Anlaşılan yolculuğu henüz bitmemişti. (gülüş) Biz de onu daha fazla beklemeden yola çıktık.
15:00 SHEJA ile birlikte salona girdik. Daha içeri adımını atar atmaz gitarını eline aldı ve parmaklarını ısıtmaya başladı. “Dünkü konserden kafasına takılan bir şey mi kaldı acaba?” diye düşünürken… Hiç de öyle değilmiş.
Bir anda “Taiyō ni Hoero!” temasını çalmaya başladı. (gülüş) MUSE HALL çalışanları kahkahalara boğuldu. SHEJA’nın keyfi de yerine gelmiş görünüyordu.
15:20 Biraz gecikmeli de olsa KATSUJI geldi. Ve tahmin edeceğiniz üzere… Elinde yine bir kutu dolusu abur cubur vardı. “Sen gerçekten iflah olmaz bir adamsın!”
O sırada SHEJA ise hayranlardan gelen hediyeleri büyük bir keyifle inceliyordu. Derken gözüm KATSUJI’ye takıldı.
Az önce gelmişti… Şimdiyse çoktan uyuyakalmıştı. Hey… Şimdi uyumanın sırası mı?
Hem bol bol yiyip hem de bol bol uyuyan KATSUJI bakalım daha ne kadar büyüyecek?
(Bu arada gruba katıldığından beri hâlâ büyümeye devam ettiğini de söylemeden geçmeyelim!!)
15:50 KIBA sonunda salona ulaştı. Yüzünde tarifsiz derecede huzurlu bir ifade vardı. Anlaşılan ruhlar âlemine yaptığı yolculuk mutlu sonla noktalanmıştı. Ne güzel, ne güzel. (gülüş)
16:00 Prova başladı. Dünkü konser sırasında herkesin kafasına takılan ayrıntılar tek tek gözden geçirildi. Bugün her şey kusursuz olmalıydı. SHEJA’nın tek cümlesi ise şuydu: “Bugün işin özüne ineceğiz!!”
17:00 Prova da sorunsuz tamamlandı. Artık konser saatini beklerken son hazırlıkları yapıyoruz. Bu arada KATSUJI’nin bugünkü menüsünü de açıklamadan geçemeyeceğim. Big Mac Filet-O-Fish Teriyaki Burger Cheeseburger Elmalı Turta …
Gerçekten inanılmaz. Adeta çelikten yapılmış bir mide… Dipsiz bir kuyu… İşte GARGOYLE’un meşhur “yemek komutanı.” (gülüş)
O sırada KIBA ise kulisin bir köşesinde sessizce gözlerini kapatmış, zihnini konsere hazırlıyordu. Şu ikisinin arasındaki fark… Gerçekten tarif edilemezdi.
18:40 Konserin başlamasına artık çok az kalmıştı. SHEJA, kostümlerinin önünde durmuş, “Bugün hangisini giysem acaba?” diye kendi kendine düşünüyordu.
KIBA son kez makyajını kontrol ediyor… Personel oradan oraya koşturuyor… Kulisteki hava giderek hızlanıyordu.
Biz de hep birlikte bugünkü set listesini son kez gözden geçirdik. Artık geriye tek bir şey kalmıştı. Sahneye çıkıp elimizden gelenin en iyisini yapmak.
19:00 Konser başladı. Dün nasılsa… Bugün de en az onun kadar ateşliydi. Salondaki GARGOYLE hayranları, dünkünden bile daha güçlü bir enerji yayıyordu.
Sanki herkes, o tek bir ana bütün duygularını sığdırmaya çalışıyordu. O anda hissettikleri her şeyi paylaşmak… Ve içinde biriktirdiği her şeyi o anın içine bırakmak ister gibiydiler.
Belki de bu yüzden o salon, insanı yalnızca birkaç saatliğine içine alan geçici bir dünyaya dönüşmüştü.
Bu, bedenlerin değil… Ruhların birbirine dokunduğu bir konserdi. Encore’ın ardından…
Son encore da sona erip sahneden indiğimiz an… Hepimiz olduğumuz yere çöktük. Ne konuşacak hâlimiz kalmıştı… Ne de kıpırdayacak. Hem zihnimiz hem bedenimiz tamamen tükenmişti. KIBA’nın tek söylediği ise şuydu: “Artık söyleyecek de bir şey yok… Yapacak da.”
21:05 Böylece Osaka MUSE HALL’deki iki günlük konser serimiz de sona ermiş oldu. Peki üyeler neler hissediyordu?
SHEJA “Her şeyden önce şu tokkōfuku olayı harikaydı. O kıyafetlerle sahneye çıkabilmiş olmak beni inanılmaz mutlu etti. İçimdeki Yokohama Ginbae ruhu resmen yeniden uyandı. Bir gün yine mutlaka o kıyafetlerle sahneye çıkmak istiyorum. Şimdiden bana söz verin!” (gülüş)
KATSUJI “Ne hissettiğimi mi soruyorsunuz? Tek kelimeyle harikaydı.Uzun zaman sonra yeniden sahneye çıkacağımız için acaba nefesim yeter mi diye düşünmüştüm ama hiç öyle olmadı. Aksine inanılmaz keyif aldım. Özellikle ikinci gün… Kendimi öyle iyi hissediyordum ki… ‘Bugün elimden her şey gelir!’ diye düşündüm. Her zamanki gibi bana bir kez daha, ‘LIVE gerçekten bambaşka bir şeymiş.’ dedirten iki gündü. Bir de konser bittikten sonra yediğimiz yemeğin tadı var ya… İşte onu anlatmaya kelimeler yetmez! Hahaha!”
KIBA “… Hissettim. GARGOYLE’un; biz dört üyeden ve aynı hücreleri paylaştığımız beşinci üyemizden oluştuğunu… Her birinizle bunu karşılıklı hissettik. Birbirimize aktardık. Ve anladım ki… GARGOYLE var olduğu sürece ışık olmaya devam edecek.”
TOSHI “Konser sona erdikten sonra üzerimize çöken o tatlı yorgunluğu hissederken… Bir yandan da içimde tarifsiz bir boşluk vardı. Çünkü… O en güzel an artık geride kalmıştı.”
22:00 Osaka MUSE HALL’den ayrılıp şehrin sokaklarına adım attığımız anda… Sanki bizi bekliyormuş gibi yağmur yağmaya başladı.
Adeta…
Bu iki gün boyunca birlikte olduğumuz GARGOYLE hayranlarıyla vedalaşmamıza gökyüzü de eşlik ediyordu. …
Ne kadar romantik bir geceydi. (gülüş)
İşte böyle…
Osaka MUSE HALL’de geçen iki günün “TOSHI’nin Inside Report”unu sizlere aktarmaya çalıştım.
Umarım keyifle okumuşsunuzdur.
Konser denen şeyin gerçek duygusunun ancak sahnenin içinde yaşanabileceğine inandığım için, konserin kendisini uzun uzun anlatmamayı özellikle tercih ettim.
Ama onun dışında kalan her şeyi sizlere mümkün olduğunca aktarabildiğimi düşünüyorum. Belki bir gün fırsatını bulursak… Bu yazının ikinci bölümünü de hazırlamak isterim. Ama şunu en baştan söyleyeyim. Bu yazıyla ilgili gelecek şikâyetleri dinlemeye hiç niyetim yok. (gülüş)
“Bir gün… Bir yerde… Seninle yine aynı güzel anı paylaşabilmek dileğiyle.” — TOSHI
▲ 4 Temmuz. Konser başlamadan hemen önce.
▲ SHEJA, hayranlardan gelen hediye paketlerini büyük bir keyifle inceliyor.
▲ Erkeklerin romantizmi/tutkusu: At yarışı gazetesi. (gülüş)
▲ GARGOYLE’un “yemek sorumlusu”, bugün de avını bulmuş.
▲ Salona gelir gelmez uykuya teslim olan KATSUJI.
▲ Bugün de sahnede tokkōfuku’larıyla boy gösteren sert görünümlü GARGOYLE üyeleri.
▲ SHEJA, bugünkü kostümünü seçiyor.
▲ Konserin ardından KIBA.
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 21.09.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 27.07.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.
Henüz 18 Haziran’da major çıkış albümleri “Gilles de Rais”i yayımlayan Gilles de Rais…
Canlı performanslarıyla bunu sahnede kanıtlayacakları an da çok geçmeden geldi.
Osaka ve Nagoya’nın ardından, Tokyo’daki ilk tek kişilik (one-man) konserlerini Shibuya Kōkaidō’da verdiler.
Göz kamaştırıcı ışıkların sahneye yağdığı, salonu bütünüyle sardığı bu gecede; yeni bir başlangıcın heyecanını yaşayan dört müzisyenin yüz ifadelerini sizlere aktarıyoruz.
4 Temmuz 1993 (Pazar) Shibuya Kōkaidō
Yazı: Reiko Arakawa Fotoğraflar: Saori Tsuji
Major çıkışlarını kutlamak amacıyla düzenlenen Tokyo–Nagoya– Osaka turnesinin son durağı… 4 Temmuz’daki Shibuya Kōkaidō konseriydi.
14 Mart’ta yine aynı salonda düzenlenen “Karei naru Mashō” etkinliğinden bu yana ilk kez sahneye çıkıyorlardı.
Üstelik bu, grubun Shibuya Kōkaidō’daki ilk tek kişilik konseriydi. Dolayısıyla yalnızca hayranlar değil, grup üyeleri de bu geceyi büyük bir heyecanla bekliyordu.
“Nasıl bir konser izleyeceğiz?”
diye sabırsızlanan hayranlar arasında, “BECAUSE” albüm kapağındaki gibi yüzünü bandajlarla sarmış olanlar bile vardı.
Saat altıyı yaklaşık on dakika geçerken… Salonu ağırbaşlı bir açılış müziği kapladı.
İnce yarı saydam perdenin arkasından güçlü ışıklar seyircilerin üzerine doğru vuruyor, o ışığın içinde sahne dekoru ve grup üyelerinin siluetleri yavaş yavaş beliriyordu.
Coşkulu tezahüratlar eşliğinde açılış şarkısı olarak yeni albümün ilk parçası “De-Light” başladı. Sanki… “İşte verdiğimiz kararın cevabı bu!” dercesine güçlü bir başlangıçtı.
Özel efektlerin desteğiyle tempo hiç düşmeden “BLACK LIST”e geçildi.
Sahnenin tam ortasında spot ışıklarının altında duran JOE… Baştan ayağa beyaz kostümü, üzerine düşen renkli ışıkları yansıtarak adeta sahnenin merkezine dönüşüyordu.
Üçüncü şarkı “Omae no Hebi ni Naru” idi. Bu parçada DEE’nin zıplarcasına ilerleyen slap bas yürüyüşü, şarkının atmosferini daha da güçlendiriyordu. JOE mikrofona gelir gelmez ilk sözünü söyledi.
“Özlemişim sizi beee!!”
Ardından salona seslendi.
“Bugün bu Shibuya Kōkaidō artık Gilles de Rais’in!”
Daha ilk konuşmasından bile ne kadar heyecanlı olduğu belli oluyordu.
Konser yeni şarkılarla peş peşe ilerlediği için… Hem grup… Hem de seyirciler… Biraz gergin gibiydi. Ama dördüncü şarkı “BECAUSE” başlar başlamaz bütün o çekingenlik kayboldu. Seyircilerin tepkisi adeta
“İşte bunu bekliyorduk!” der gibiydi.
Nakaratta grup ile seyircinin sesleri kusursuz biçimde birleşiyordu.
Birbirlerinin duygularını doğrularcasına…
Ardından gelen “MOONLIGHT LOVERS”da da aynı uyumu sürdürdüler.
Konserin ortalarında JOE bir anısını anlattı.
“Gençliğimden beri hep gruplarda çaldım. O zamanlar sevdiğim biri vardı… Sonra yollarımız ayrıldı. Los Angeles’a gittim. İşte birazdan çalacağımız şarkı, o günlerde hissettiklerimi en dürüst biçimde anlatıyor.”
Ve ardından…
“Ayamachi wa Rokugatsu no Ame.” (“Yanılgı Haziran Yağmuru”)
Sahne yağmur yağıyormuş hissi veren bir dekorla kaplandı.
JOE eline akustik gitarını aldı. Onu izlerken insanın aklına tek bir düşünce geliyordu. Sanki artık var olmayan geçmişteki kendisine… Ve artık yanında olmayan o genç kadına… Şarkı söylüyordu.
Bu hüzün bütün salonu sessizce sardı. Her enstrüman parçaya biraz daha drama katıyordu. Ama özellikle JACK’in klavyeyle iç içe geçen yumuşacık gitar solosu…
Hiç kuşkusuz herkesin kalbine dokundu.
Konser artık son bölüme giriyordu.
JOE’nun “Hadi! İkinci yarıyı ateşleyelim!” sözünün ardından salon yeniden hareketlenmeye başladı.
Grubun klasikleşmiş parçaları peş peşe geldi. Kendilerine özgü keskinlikleri ve enerjileriyle seyirciyi tamamen konserin içine çektiler.
“Kuzureochiru Mae ni” sırasında JOE’nun sesi ile seyircinin hep bir ağızdan söylediği nakarat birbirine karışıyor… Bu coşku durmadan büyüyerek “FOLLOW ME”ye ulaşıyordu. SINN’in ileri doğru koşuyormuş hissi veren ritmi… DEE ile JACK’in sert ama berrak tınıları… Hepsi tek bir noktaya doğru birlikte koşuyormuş hissi yaratıyordu.
“İster live house olsun ister Shibuya Kōkaidō… Bizim için fark etmez!”
JOE’nun bu sözlerinden sonra gelen son iki şarkı…
“COSMO” ve “Satsui” oldu.
Tam bir yıl önce ilk kez sahnede seslendirilen “COSMO”…
Bugün artık Gilles de Rais’in geleceğini gösteren çok daha büyük bir parçaya dönüşmüştü. Ardından JOE’nun “Öldürüüüün!!” çığlığıyla başlayan “Satsui”…
İşte konserin zirve noktası buydu. Sanki önündeki bent yıkılmış dev bir nehir gibi…
Grubun ve seyircinin duyguları tek bir akış hâline geldi. Salon sarsılıyor gibiydi. Bu muazzam birlik duygusu… Kelimenin tam anlamıyla unutulmazdı.
Encore başladığında salon bir kez daha tezahüratlarla doldu. DEE mikrofonu eline alıp bağırınca alkışlar daha da yükseldi. Ardından JOE son kez seslendi.
“4 Temmuz… Gilles de Rais için harika bir başlangıç oldu!”
Ve geniş sahnenin bir ucundan diğer ucuna koşarak söyledikleri şarkı…
“WILL.”
İkinci encore’da önce grup üyeleri tanıtıldı. Sonra ise seyircinin “Daha bitmedi!” diyen beklentisine cevap verircesine “SUICIDE” başladı.
Salon defalarca “SUICIDE!” diye haykırırken konser de sona erdi.
Grup kısa süreliğine sahneden ayrıldı. Fakat dinmek bilmeyen alkışlar onları yeniden geri getirdi. Tekrar sahneye çıktılar. Seyircilere tek tek teşekkür ettiler. Birbirlerine sarıldılar. Ve bu gecenin başarısını birlikte kutladılar.
4 Temmuz…
Gilles de Rais için gerçekten yeni bir başlangıcın günüydü.
Sahneden ayrılırken DEE ile SINN’in…
Salondan ayrılmaya kıyamıyormuş gibi seyircilere son kez bakıp söyledikleri tek kelime kaldı geriye.
“Arigatō!”
(Teşekkür ederiz!)
Kaynak: Fool’s Mate Yayın Yılı: 09.1993 Orijinal Dil: Japonca Çeviri/Scan: Pluto Blackfish
İlk Çeviri Yayınlama: 16.09.2025 Revize Edilmiş Sürüm: 22.07.2026
Not: Bu çeviri Pluto Blackfish Archive için hazırlanmıştır. Kaynak gösterilmeden kopyalanmaması rica olunur.